Bakad

  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • HAKKIMIZDA
    • YÖNETİM
    • MİSYON
    • VİZYON
    • DEĞERLER
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
    • Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi (USOBED)
    • Uluslararası Batı Karadeniz Mühendislik ve Fen Bilimleri Dergisi (UMÜFED)
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
    • HABERLER
    • KONFERANS
    • SEMPOZYUM
    • PANEL
    • SEMİNER
  • İLETİŞİM
  • Ankara Web Tasarım
  • akademik bakış
  • Kategori Arşivi "akademik bakış"
  • Sayfa 10
28 Temmuz 2026

Category: akademik bakış

KURBAN BAYRAMI TEBRİĞİ

Salı, 20 Temmuz 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği üyelerinin Kurban Bayramını tebrik eder, ailelerimiz, dostlarımız, ülkemiz ve İslam dünyası için hayırlara vesile olmasını dileriz.

BAKAD YÖNETİM KURULU

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BEŞ YIL SONRA 15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜNE YENİDEN BAKMAK

Perşembe, 15 Temmuz 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Uçak sisten çıktıktan sonra manzara daha iyi görülür. Sosyal hâdiseleri değerlendirirken de bazı belirsizliklerin netleşmesinde geçen zamanın müsbet tesiri olur. Bundan beş sene evvel Türkiye kanlı bir askeri darbe teşebbüsüne maruz kalmıştı. Ama milletin çelikten iradesi 250 küsur şehit vererek darbe teşebbüsünü yarım gün içerisinde boğdu. Darbe koalisyonunun dâhili ve hârici ortakları hüsrana uğradılar.

Daha önce yapılan darbe teşebbüslerindeki başarı, darbecilerde bir hesap hatasına yol açmış olmalı ki darbenin deşifre olmasına rağmen darbeciler geri çekilme yerine şiddetin dozunu arttırarak milleti sindireceklerini zannettiler. 1960 darbesi, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri ile bir nevi rutine bağladıklarını zannettikleri zorbalığı aslında milli iradenin temsilcisi olan hükümet 2007 yılında bozmuş, verdikleri e-muhtıra suratlarına çarpılmıştı. Bundan gereken dersi çıkaramadıkları için veya çok kuvvetli teminat aldıkları için 15 Temmuz’da darbe teşebbüsünde bulundular.

Darbe teşebbüsü millete, milletin iradesine, milli iradenin temsilcisi olan siyasi iktidara karşı yapılmıştı ama kim yapmıştı? Darbe teşebbüsünün akabinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu teşebbüsü “ ordu içinde emir-komuta dışında küçük bir azınlığın kalkışması” olarak tavsif etmişti. Evet, bu bir askeri darbe teşebbüsü idi ama onlar bu işte yalnız değillerdi. Darbe koalisyonunun adı bir yerlere atıf yapma amacıyla “yurtta sulh konseyi” olarak belirlenmişti. Bu konseyin üyeleri arasında koçbaşı olarak ihtilalci askerler kullanılırken mütemmimleri de devletin önemli müesseselerinde etkili ve yetkili makamlarda bulunan Fetullah Gülen’e bağlı cemaat mensupları ve Ak Parti iktidarını devirmede kararlı çevrelerden meydana geliyordu. Yani orduda, yüksek yargıda, emniyet güçleri arasında, istihbarat teşkilatında ve üst bürokrasi ile akademide de darbenin destekçileri vardı. İş dünyası, büyük sermaye çevreleri, ideolojik kimlikli muhalif medya da gruba eklemlenmişti. Siyasi destekçiler ise darbecilerin hedefinde olmadığı için tutulan yollar onlar için açılabiliyordu. Bunun diyeti daha sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsünün “bir hükümet kumpası” olduğu propagandasına malzeme yapılmakla ödenmişti.

Vak’a analizinde iç çevre kadar harici güç odaklarının da dikkate alınması gerekir. Hatta bu darbe teşebbüsünde dış çevreyi esas, iç çevredekileri uydu ve tabi olarak değerlendirmek daha gerçekçi olacaktır. Zira bir asır öncesinde İslâm âleminin ve hilâfetin merkezi konumunda olan Osmanlı Devleti hedef alınarak dünya siyasetinde Müslümanların sesi kesilerek sadece sömürmek, pazara dönüştürmek ve uydulaştırmak açısından operasyon sahası konumuna indirilmişti. Geçen bir asır Türkiye’yi Osmanlı vârisi konumuna itmeye başlamıştı. Üstelik SSCB’nin dağılması ve en büyük rakibin tasfiyesi ile yeni bir “düşmana” ihtiyaç vardı. ABD liderliğindeki emperyalist Batı, siyasetini iki stratejik kanal üzerinden yürütmeye başladı. Birincisi komünizmin yerine İslâm’ı yeni tehdit unsuru olarak kabul ile Müslümanları terörist olarak yaftalamak, ikincisi ise Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile kontrol alına almak ve “Arap Baharı” ile başlayan süreçteki demokratikleşmenin önünü keserek diktatörlükleri tekrardan inşa etmektir. Kontrollü kaos plânı ile İslâm ülkeleri işgal ve iç harplere sürüklenirken nihai hedefin Türkiye olduğunu dikkatten kaçırmamak gerekir. O sebeple “gezi hadisesi” üzerinden bir darbe kıvılcımı yakılmak istenmiş, muvaffak olunamayınca teröre hız verilmiş ve ülkeyi parçalamak ve Suriyeleştirmek gayesi ile “hendek savaşları” başlatılmıştır. Bundan da bir netice alınamayınca ABD liderliğinde, AB desteğinde ve İsrail katkısı ile 15 Temmuz darbe teşebbüsü yapılmıştır. Eğer analizin parçalarını birleştirecek olursak bu darbe teşebbüsünde patronajı ABD istihbaratı üstlenmekte, lojistik AB ve İsrail üzerinde kalmakta, icracılar ise iç analizde isimleri sayılan asker-sivil bürokratlardan meydana gelmektedir. “Cemaat” darbe teşebbüsünün bizatihi içerisindedir. Bu darbe teşebbüsü bir Devlet veya Hükümet “kumpası” değildir.

Darbenin bastırılmasından sonra darbecilere, onlara yardım ve yataklık edenlere hesap sorulmasından daha tabii bir şey olamaz. Ancak özellikle “laikçi” çevreler, Müslümanlardan hazzetmeyenler, İslam’a düşmanlık besleyenler ve ortamı kendileri için müsait bulanlar bu darbe teşebbüsü üzerinden tüm Müslümanları töhmet altında bırakmak, dini cemaatleri ve tarikatları baskı altına almak için çirkin propagandalara giriştiler ve darbe teşebbüsüne bulaşmamış geniş bir kesimi de bu vesile ile yakmaya çalıştılar. Darbeci askerler birden “asker kıyafeti giymiş fetöcü teröristlere” dönüşüverdi. Darbeye katılan laik veya laikçi, Kemalist, sosyalist veya bir şekilde muhalif olan subayların tamamı fetöcü ilan edildi. Cemaatin siyasi iktidarla sıkı çalıştığı günlerin bir uzantısı olarak kurulmuş ilişkilerin aniden kesilememesi sebebiyle “özel okuluna veya dershanesine gitmek, yurdunda kalmak, bankasına para yatırmak veya yayınlarına abone olmak vb.” kabilinden cemaatin kayıtlarına giren insanlar suçlu muamelesi görmeye başladı. Daha önce “üstü hıyanet, ortası ticaret, altı ibadet” olarak kategorize edilen yapı göz karartılarak tamamen hain ilan edildi. Bu gelişmede muhtemelen Ak Parti iktidarını yıkmayı canı gönülden arzu eden ama mevcut durum gereği iktidarın yanında görünmenin faydalı olduğuna inanan çevrelerin Ak Parti’ye karşı toplumda geniş bir kesimi muhalif etme planlarının da payı olması gerekir. Aksi takdirde kamuda çalışan insanların önüne “fetöcü olmadığını ispat et” diye belge konulamazdı. Meşhur Mecelle ve hukuk kaidesi ispat mecburiyetini müddeiye yüklemektedir, suçlanana değil. Ondan sonra da “canım suçlu değilse zaten yargı sürecinde aklanır” gibi ucunda zulüm görülen bir sorumsuzluğa sığınılamazdı. Şimdiye kadar yapılan tüm darbelerde darbeciler bile doğru dürüst yargılanamamışken, onların yatakçıları, irtibatları, iltisakları ve halen hararetli savunucuları ortada gezerken beri tarafta kılıcın darbe teşebbüsüne fiilen iştirak etmeyen sempatizanlara kadar uzatılması hakkaniyetli değildir.

Bu hâdisede “cemaat” sempatizanlarına veya taraftarlarına veya içinde olanlara çok önemli bir vazife düşmektedir. O da cemaat propagandacılarını dikkate almadan, yaşananlar ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden bir iç muhasebe veya öz eleştiri yapmak, “hizmet” gibi “cemaat” gibi kavramları da kirleten, halkı dini yapılara karşı soğutan ve gayesi dışına çıkarak “bağiliğe” yeltenen bu hareketin müsebbiplerinden hesap sormaktır.

Devlete düşen vazife de Müslim veya gayrı Müslim, dindar veya dinsiz, laik veya farklı kisvelerdeki her türlü cemaatin fiil ve eylemlerini şeffaf ve denetlenebilir hale getirmek için gerekli tedbirleri almak, 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 667 sayılı “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanunu” ilga etmek, Osmanlı Devletinde tarikatların denetimi için ihdas edilen Meclis-i Meşâyih’i yeniden kurmaktır.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

RENKLİ AKAN DERELERDEN DENİZ SALYASINA; ÇEVRENİN İMDAT ÇIĞLIĞI

Pazar, 27 Haziran 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Yaşadığımız çevrede gözle görülür bozulmalar hızla artmaya başladı. Bunların bir kısmı sanayi üretimi fazla olan ülkelerin kârlarını âzamileştirmek için dünyaya yaydıkları zehirli atıklardan kaynaklandığı gibi bir kısmı da ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin aynı kapitalist anlayışla çevreye boşalttıkları zehirlerin havamızı, suyumuzu ve toprağımızı zehirlemesinden kaynaklanıyor.

Büyük devletlerin büyümesinin bedelini tüm dünya öderken kirleticilere “dur” diyecek bir güç bulunmuyor. Merhum Âkif’in tabiriyle “Günümüz dünyasında hak zıpırın olduğu için” çevre ve iklim konferansları bir işe yaramıyor, zaten onları pek dikkate alanda yok. Fakat ülkemizdeki kirleticilere “dur” diyecek bir devletimiz ve onun yetkili müesseseleri mevcut. Peki, genel tanımıyla “devlet” nerede? Neden bu materyalist, fırsatçı, şahsi menfaatini umumun mazarratında gören kirleticilere karşı halkın menfaatini korumakla mükellef olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı başta olmak üzere mülki âmirler, savcılıklar ve sair yetkililer harekete geçmezler? Bu soruyu onlara sormak bizim hakkımız. Zira millet adına milli iradeyi temsil hak ve yetkisini kazanan siyasi iktidarlar ve onun emrindeki bürokratik mekanizmanın en birinci vazifesi milletin canını, malını, namusunu, hukukunu korumak, bunlara karşı yapılan tecavüzleri önleyici tedbirleri almak, buna rağmen ihlalde bulunanlara ise hak ettikleri cezayı vermektir.

İnsanların yaşama, mülk edinme, seyahat etme, haberleşme, eğitim ve sağlık gibi hakları olduğu gibi sağlıklı bir çevrede yaşama hakları da vardır. Bu husus başta anayasa olmak üzere resmi belgelere girmiştir. 1982 darbe anayasasının 56. Maddesinde bile “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” Denilerek çevre sağlığının korunması ve kirlenmesinin önlenmesi için hem devletin ilgili kurumları hem de vatandaş vazifeli addedilmektedir. Peki, vatandaş ne yapabilir? Yetkili mercilere şikâyette bulunabilir, özellikle sivil toplum kuruluşları ve medya vasıtasıyla yetkililer ikaz edilebilir ama esas vazife öncelikle müdde-i umumlara yani halk adına iddia yetkisi olan savcılara (baştan savıcılara değil) düşmektedir. Eş zamanlı olarak vali ve emrindeki kaymakam ve il müdürlükleri, vesayet denetimi yetkisini haiz oldukları belediye başkanları, il özel idare elemanları ve merkez teşkilatından da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı üzerine düşmektedir.

Mesele son derece ciddi ve Türkiye gerçeğinde vahimdir. Temiz akan bir nehir veya deremiz neredeyse kalmamıştır. Su havzalarımız tehdit altındadır, göllerimiz hatta Marmara denizimiz elden çıkmak üzeredir. Filitresiz fabrika bacaları zehir kusmakta, şehir çeperleri tehlikeli atıklarla dolmaktadır. Böylece hem havamız, hem suyumuz hem de toprağımız kirlenmekte, hatta zehirlenmektedir. Bu gidişata katlanmak mümkün değildir. Yetkili ve sorumlular vazifelerini yapmalı, yapmayanlar hakkında kirleticilere yardım, yataklık ve destek olma suçundan dava açılıp hesap sorulmalıdır. Eğer mevzuatta eksiklikler varsa ya cumhurbaşkanlığı veya TBMM harekete geçerek mevzuat noksanlığını gidermelidir.

İktisat dilinde “menfi dışsallık” olarak ifade edilen “şirketlerin kendi menfaatlerini âzamileştirmek için başkalarını zarara atması” atanlar açısından hem suç, hem ahlâksızlık, hem hukuka tecavüz hem de nitelikli dolandırıcılık mesabesinde haksız bir kazançtır. Bunu basitleştirerek şöyle ifade edebiliriz. Birisi evinizin yanına bir ev yapıyor ama defi hacet için her gün sizin bahçenize gelip ortalığı kirletip, kokutuyor veya evinin fosseptiğini sizin bahçedeki havuza akıtıyor. Böyle yapan bir komşuya nasıl muamele edilir? Bu iş karakolda bitmez mi?

Aynı şekilde paragöz birisi bir yere bir fabrika kuruyor, zehirli atıklarını oradaki denize veya göle veya yandan geçen nehre aktarıyor veya zehirli ve tehlikeli atıklarını havaya savuruyor veya oraya buraya kaçak olarak döküyor. Sebep? Arıtma tesisi için, filtre için para harcamamak. Bunu bazen altyapıya, kanalizasyona kaynak ayırmayan katı atıklar için geri dönüşüm tesisi kurmayan belediyeler de yapabiliyor. Peki, yukarıdaki örneğin benzerini yapan bu kurumlara ne yapılıyor? Hemen hemen hiçbir şey yapılmıyor. Onun için resimde gördüğünüz gibi derelerimiz kırmızı, sarı, siyah envai çeşit renkte akıyor, çevrelerine fena kokular saçıyor, içlerinde canlı yaşayamadığı gibi geçtiği yerlerdeki canlıları da öldürüyor, ziraat ve hayvancılıkla geçimini sağlayan vatandaşlara da büyük zararlar veriyor.

Hülasa, devlet, devlet olma mesuliyetiyle önleyici tedbirleri âcilen almalı, ihlal edenlere de buna bin pişman edecek cezaları vermelidir. Aksi halde kirlilik dereleri, nehir ve gölleri yuttuğu gibi Marmara’da başını uzatan deniz salyası veya sümüğü ile de tüm sahillerimizi esir alabilir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BAKAD OLAĞAN GENEL KURULU YAPILDI

Pazar, 27 Haziran 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği’nin (BAKAD) Olağan Genel Kurulu 26 Haziran 2021 Cumartesi günü saat 16:00’da Dernek Merkezinde yapıldı. Geçen üç yıl içerisinde yapılan faaliyetler değerlendirildi. Derneğin çıkarmış olduğu Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi (USOBED) ve Uluslararası Batı Karadeniz Mühendislik ve Fen Bilimleri Dergisi (UMÜFED) ile BAKAD Yayınevi’nin daha iyi seviyelere getirilmesi ve Derneğimizin akademik toplantılarının arttırılması ve sistematik hale getirmesi hususları üzerinde duruldu.

Daha sonra yeni yönetim ve denetim kurulları asıl ve yedek üyelerinin seçimine geçildi. Buna göre Yönetim Kurulu Başkanlığına Prof. Dr. Mahmut BOZAN, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığına Doç. Dr. Ahmet ÖZTEL, Sekreterliğe Doç. Dr. Ayhan KARAKAŞ, Saymanlığa Doç. Dr. Yaşar ÖZ ve Üyeliğe Dr. Öğr. Üyesi Abdullah Talha SÖZER getirildi. DenetimKurulu asıl üyeliklerine yapılan seçim sonucunda da Denetim Kurulu Başkanlığına Doç. Dr. Süleyman AĞRAŞ, üyeliklere ise Dr. Öğr. Üyesi Faruk Kerem ŞENTÜRK ve ÖğretimGörevlisi Murat TEKBAŞ getirildi.

Yeni yönetim ve denetim kurullarına çalışmalarında muvaffakiyetler dilerken Derneğimizin tüm üyelerine de katılım ve katkıları için teşekkür ederiz.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

TAÇLI VİRÜSÜN SALTANATI

Perşembe, 24 Haziran 2021 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Tarih boyu dünyada mikrop veya virüs menşeli birçok salgın hastalık dalgaları yaşanmıştır. En çok bilinenleri MS 165-180 yılları arasında Roma’da yaşanan Antoninus vebası, 541 yılında İstanbul’da yaşanan Jüstinyen Vebası, 1346-1353 yılları arasında Avrupa’da yaşanan Kara Veba, 1855-1859 yılları arasında Çin’de başlayarak dünyaya yayılan Üçüncü Veba salgını, 1918 İspanyol Gribi, 1957 Asya Gribi, 20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV (AIDS) virüsü, 2013-2016 yılları arasında Batı Afrika’da patlak veren Ebola salgını ve domuz gribidir. Bu salgınlarda milyonlarca insan ölmüştür.

Salgın hastalıkların periyotlarında küreselleşmeye paralel olarak bir daralma olduğu görülmektedir. Artık bir insanın dünyayı dolaşma hızına paralel olarak mikrobik canlılar da dünyayı dolaşabilmekte, üstelik milyarlarcası birden dakikalar içerisinde çoğalmaktadır.

2019 yılından beri pandemi virüsü tahtına Koronavirüs 2019 (COVID-19) çıkmış durumdadır. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 sürekli mutasyonlar geçirerek tabiri caizse yeni şartlara intibak ederek saltanatını sürdürmektedir. COVID-19 genellikle ateş, öksürük, yorgunluk, nefes almakta zorluk, koku ve tat alma hislerinde kayıp gibi tezahürler göstermekle birlikte farklı şekillerde de ortaya çıkabilmektedir. Virüsün Delta ve Omicron gibi varyantları sırayla yükselişe geçtikten sonra yeni varyantları da görülmektedir.

COVİD 19 virüsüne karşı Çin, Almanya, İngiltere, ABD, Rusya ve Türkiye’de aşılar geliştirilmiştir. Bu aşılardan Sinovac, CoronaVac, Sputnik V, AstraZeneca/Oxford, Biontech/Pfizer, Moderna ve Turkovac en çok bilinenleridir. Türkiye’de Çin aşısı (Sinovac) ve Almanya’da Türk hekimlerce geliştirilen Biontech ile Türkiye’de yapılan Turkovac en çok kullanılan aşılardır.

COVİD-19 pandemisine karşı dünyada ve Türkiye’de devletler aşı mecburiyetleri getirirken aralarında az da olsa hekimlerin de olduğu bazı toplum kesimlerine aşı muhalifleri ortaya çıkmıştır. Muhalifler COVİD-19’un laboratuvarda üretilen bir virüs olduğu, korku ve panik havası sağlanarak aşı üzerinden toplumun sömürüldüğünü iddia etmişler, geliştirilen aşıların ileride insan vücuduna yapacağı tahrip ve yıkıcı tesirlerin gizlendiğini, bu hususta görüşleri olan bilim adamlarının konuşturulmadığını, pandemi sebebiyle uygulanan karantinaların zararının virüsten aşağı kalmadığını söylemişlerdir.

Sonuçta resmi kayıtlara göre 5 milyon (belki bunun birkaç misli) civarında insanın ölümüne sebep olan COVİD-19 virüsünün saltanatı devam etmektedir. Bu arz dabbesi sanki daha sonra gelecek virüs ordularının dümdarları gibi gözükmektedir. Herkesin ve özellikle her şeyi maddiyatta gören mağrur insanların insana ve hayata bakışlarını gözden geçirmesi için COVİD-19 bir ikaz atışı olarak değerlendirilebilir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

AF YETKİSİ; AFFEDENLER AFFEDİLECEK Mİ?

Çarşamba, 23 Haziran 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

“Fert mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir.

Mütekellim-i maalgayr olsa hıyanet olur.”

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Devlet idaresinde mühim yer işgal eden meselelerden birisi de zaman zaman değişik isimlerle gündeme gelen aflardır. Mahkûm affı, vergi affı, imar affı, defter affı, vs. gibi satırlara sığmayacak kadar af türü var. Bunun karşılığında da “Birkaç sene yatar çıkarım! “ diyen bilumum câniler, mütecavizler, eşkıyalar; medyada “suç makinesi” olarak adeta reklamı yapılan hırsızlar; “defter affı gelecek, borç yapılandırması gündemde” diyerek vergi vermeyen zenginler ve esnaflar; “imar affının eli kulağında” diye şehir çeperlerinden sahillere, ormanlardan yaylalara kadar umumun müşterek malı olan ve hazine arazileri denilen topraklara “sözüm ona gecekondu” villaları diken yağmacılar, hülasa her türlü gayrı meşruluğu yol ve huy edinenler neden hiç eksilmiyor, hatta gün geçtikçe hızla artıyor? Tüm bu soruların cevabını Türkiye’nin hukuk sisteminde, o hukukla keyfine göre oynayan siyasi iktidarlar ve emirlerindeki üst bürokrasinde aramak gerekir.

Öncelikle dikta dönemlerinin hukuk ve adalet anlayışını dışarıda tutmak mecburiyeti vardır. Zira totaliter, otoriter idarelerde ve darbe dönemlerinde milli iradenin temsilinden söz edilemeyeceği için devlet organlarının ve bürokrasinin bizzat kendisi sabıkalıdır. Halkına, halkının inançlarına, örf ve adetlerine saygı göstermeyen, hatta suç sayan anlayışları bu değerlendirmenin haricine almak gerektiğini tekrar tekrar hatırlatmakta fayda vardır. Sözümüz, tam olmasa da demokratik usullerle iktidara gelen ve mili iradeyi temsil eden iktidarlaradır.

Bu iktidarlar yaptıkları her affın azınlık bir fırsatçı ve de şamatacı ve yaygaracı bir kesimi memnun ederken cemiyetin kahir ekseriyetine haksızlık ettiklerini, zulmettiklerini ve daha da ötesi sosyal ahlâkı bozarak fesat çıkardıklarını bilmiyor olabilirler mi? Daha da hazini siyasi iktidarlar yetkisiz oldukları sözüm ona bu “afları” müjde olarak ilan etmekte ve namuslu vatandaşla istihza etmektedirler.

Oysa siyasi iktidarların af konusundaki yetkileri çok sınırlıdır. Zira şahıslarına yönelik bir hakareti veya tecavüzü veya bir cinayeti affedebilirler, bu onların bileceği bir iştir ama temsil ettikleri devlete, millete, hukukullaha (ki o hukuku ammedir), hukuku ibâda, vatandaşa yapılan tecavüzleri, cinayetleri ve bilumum hukuksuzlukları affetme yetkisine haiz değillerdir. Yaşananlar ise bunun tam tersidir, temsil makamında olan seçilmişler ve onların tayin ettiği memurlar şahıslarına olan hakaretleri derhal mahkemelere taşırken, yetkisiz oldukları alanlarda bol bol aflar çıkarabiliyorlar. Af esas, ceza istisnaya dönüşüyor, suçlulara ve potansiyel suçlulara genişçe bir yol açılıyor. Gerisini katil değil, cani değil, hırsız-arsız, namussuz değil namuslu vatandaş düşünsün! Vatandaş canını ve malını koruyamayan, hukukunu savunamayan devletten umudunu kesince ya “ihkakı hak” ediyor veya buna gücü yetmezse soluğu türlü çeşit mafya çetelerinin kapısında alıyor. Ona da gücü yetmeyen o zilletin yükü altında “yaşasın cehennem” diyerek teselli buluyor.

Devlet denilen müessesenin en temel vazifesi vatandaşlarının malını, canını ve hukukunu korumaktır. Adliyeler, mahkemeler, polis, jandarma, asker gibi emniyet kuvvetleri bunun için vardır. Hizmet metotları da katili, hırsızı, mütecavizi, bilumum suç çetelerini yakalamadan önce onların yollarını kapatmak yani suçu önleyici tedbirleri baştan almaktır. Her şeye rağmen suç işleyenleri de en sert şekilde cezalandırmaktır. Eğer katile “istediğin kadar öldür” ben seni en fazla müebbet hapisle cezalandıracağım dersen katile peşin olarak “ucunda ölüm yok ya!” cesareti vermiş olursun. Eğer imar affı, defter affı, borç affı, hülasa her işlenen suça af getirirsen sosyal çürümeye davetiye çıkarır namuslu insanlara aptaal muamelesi yaparak onlara hayatı zorlaştırmış olursun.

Hukuk sistemini iyileştirmek için yapılan bilmem kaçıncı yargı paketlerinde bu meselelerin de nazarı dikkate alınması dileğiyle.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

YEDİ BENZEMEZLERİN GÜÇLENDİRİLMİŞ PARLAMENTER SİSTEMİ VEYA KAR HELVASI

Perşembe, 10 Haziran 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Makalenin ciddiyetine gölge düşürmesini istemem ama başka türlü anlatması da kolay değil. Siyaset bilimi kayıtlarında başkanlık sistemi, parlamenter sistem, meclis hükûmeti sistemi, hatta melez sistemlerden yarı başkanlık sistemi de bulunuyor fakat güçlendirilmiş/iyileştirilmiş parlamenter sistem diye bir sistem yok. Yukarıda sayılan tüm idari sistemlerin ülke uygulamalarında bazı farklılıkları bulunabilir. Fakat bu farklılıkları ayrı bir idari sistem gibi takdim etmek zorlama bir tavırdan öte gitmez.

Bugün Türkiye’de muhalefet partilerinin üzerinde ittifak ettikleri hükûmet sistemi Nasreddin Hoca’nın “kar helvası” fıkrasına dönmüş durumdadır. Muhalefet partilerinin acz içerisinde bula bula buldukları “güçlendirilmiş, iyileştirilmiş, yandan çarklı ve dahi payandalı” parlamenter sistem sadece çaresizlikten yapışılan bir siyasi polemikten öte bir mâna taşımamaktadır.

Tarihe bir kayıt düşmek için burada iddia ediyorum ki, eğer muhalefet 2023 seçimlerinde farzı muhal cumhurbaşkanlığı seçimini kazansa bu güçlendirilmiş parlamenter sistem tartışmaları bıçak gibi kesilecektir. Tıpkı büyükşehir belediyelerinin kurulmasında yaptıkları “ülke elden gider, bölünür, parçalanır, bu iktidar vatanı satıyor vs. vs.” yaygaraların bazı büyükşehir belediyelerini muhalefetin kazanmasından sonra hızla unutulması ve unutturulması gibi. O günlerde yapılan tartışmalara bakıldığında muhalefetin ve “muhalefetin megafonu” olan bazı akademisyenlerin esip savurmalarının tıpkı bugünlerde yapılan güçlendirilmiş parlamenter sistem çağırılarına ne kadar benzediği açıkça görülecektir.

2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri henüz ileride olduğu için kimin kazanacağına yönelik tahlilleri bir tarafa bırakarak şu kadarını söylemekle iktifa edelim. Çok partili hayattan günümüze kadar tek başına iktidara gelemeyen CHP’nin muhalefeti kendi liderliğinde organize ederek iktidar arayışına girmesi gayet mantıklı görünmektedir. Zira halkın ancak beşte birinin oyunu alabilen bir parti için başkaca bir çıkış yolu yoktur. Çok basit bir şekilde İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini alma taktiğini cumhurbaşkanlığı için de kullanmak istemektedir. İyi de omuzuna basılan “bizim mahallenin” çocuklarının derdi ne ola ki? Haydi Karamollaoğlu CHP’ye vaktiyle payanda olan MSP geleneğinden geldiği için mâzurdur. Akşener de siyasi çizgi olarak CHP ile uyuşabilir. Peki, Davutoğlu ve Babacan’a ve onun fahri başkanı olan Abdullah Gül’e ne demeli? Eğer şahsi bir rekabetten öte ciddi bir görüş olarak parlamenter sistemi savunuyorlar ise büyük bir yanılgı içinde olduklarını söyleyebilirim.

İdareler teklik üzere, meclisler çokluk ve çeşitlilik üzere hayat bulur. Yapılması gereken şey başkanlık sistemine karşı çıkmak değil, sistemin aksayan yönlerini düzeltmek için teklif ve önerilerde bulunmaktır. Bugün başkanlık sistemi ile “yönetimde istikrar” sağlanmıştır ancak “temsilde adalet” sağlanamamıştır. Çünkü eski sistemden kalan %10 seçim barajı kaldırılmamıştır. Sokağı kargaşadan halas edecek olan şey seçim barajının kaldırılması ile her neviden toplum kesimlerinin meşru ve kanunlara riayet ederek TBMM’de temsil edilmesidir. Suç işleyenlerin yakasına yapışacak bir yargı ve emniyet gücü istismarlara kapıları kapatacaktır.

Başkanlık sisteminin iyileştirilmesi için tekliflerde bulunmak sadece muhalefet partilerine bırakılamaz. Biz de buradan başkanlık sisteminin demokratik kimliğini güçlendirmek için seçim kanununda mutlaka değişiklik yapılmasını teklif ediyoruz. Mevcut uygulama parti genel başkanlarının eline bırakılmış, halkı figüranlığa mahkûm eden sahte bir demokrasiden başka bir şey değildir. Yani milli irade parti genel başkanlarının elinde esirdir. Onların aday gösterdikleri seçilmekte, aday göstermedikleri ise seçilememektedir. Seçilen bendeler veya sözüm ona milletvekilleri ise milletin değil parti genel başkanının vekilleridir. İşte muhalefetin karşı çıkması icabeden ve gündemden hiç düşürmemesi gereken husus budur; vekilleri milletin temsilcisi haline getirmek. Bunun yolu da seçim kanununu değiştirerek, nisbi temsil sistemi yerine dar bölge çoğunluk sistemini kabul etmektir. Ayrıca parti genel başkanlarının “ulufe dağıtma” aracı olarak kullandıkları 600 milletvekilliğini en fazla 400’de tutmaktır. Bu uygulama ile ülke 400 seçim bölgesine ayrılacak, her bölgeden sadece bir milletvekili seçilebilecektir. İşte o zaman parti başkanları demokrasisi tam olarak sıfırlanmasa da büyük oranda ortadan kalkacaktır. Tıpkı belediye başkanlarının seçilmesi gibi, halk kimi seçtiğini bilecek, ona göre oy verecektir. Üstelik parti üyeliği olmayan adaylar da diğerleri ile rahatlıkla yarışabileceklerdir.

Gelelim başkanlık sistemine yapılan itirazlara. Başkanlık sistemine karşı çıkışın iki temel sebebi olabilir. Birincisi bilgi eksikliğidir. Bunu telafi için hükumet sistemlerini kısaca gözden geçirmek faydalı olabilir. Önce parlamenter sistemi ele alalım. Diğer adı başbakanlık sistemi olan bu uygulama İngiliz menşeli olup temelde “taçlı demokrasiler” için câridir. Zira taç sabit olup, seçim yoluyla değil irsi olarak değişir. Haliyle demokrasinin bir gereği olarak halkın hükumeti seçmekten başka bir çaresi yoktur. İngiltere’de kral/kraliçe var olduğu müddetçe hiç kimse başkanlık sistemini savunamaz. Nitekim 1. Meşrutiyet döneminde de Osmanlı Devletinde parlamenter sistem câri idi. Bugün birçok Avrupa ülkesinde ve Japonya’da parlamenter sistem uygulanmaktadır. Tacın yerine cumhuriyetin konulduğu Almanya gibi bazı demokratik ülkelerde de sembolikleştirilen cumhurbaşkanlıkları yanında şansölyelik makamı gibi ortağı olmayan, güçlü başbakanlık sistemleri bulunmaktadır.

İkinci hükûmet sistemi ise tacın olmadığı ülkelerde cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığın birleştirildiği başkanlık sistemidir. Bu sisteme Amerikan sistemi de denilmektedir. Büyük Britanya’dan istiklâliyetini alan ABD, sert kuvvetler ayrılığının uygulandığı başkanlık sistemini tercih etmiş ve hiç değiştirmeden bu güne kadar onunla gelmiştir.

Üçüncü sistem ise başkanlık ve parlamenter sistemin melezi olan “yarı başkanlık” sistemidir. Bu sistem ise iki büyük devlet arasında var olma uğruna Fransız kibrini yansıtan yarı başkanlık gibi bir garip sistemdir. Yine de bu sistemde başkan terazide bakanlar kuruluna ağır basmaktadır.

Dördüncü sistem ise meclis hükumeti sistemi olup indelhâce geçiş dönemlerinde kısa süreliğine uygulanmıştır. Bu sistemde tüm yetkiler mecliste toplanmakta, meclisin seçtiği meclis başkanı aynı zamanda devlet başkanı ve hükumet başkanı olarak görev yapmaktadır. Bakanları da meclis seçmekte ve azledebilmektedir. Bu sistemin ecnebi uygulamalarında yargı hariç tutulmuşken Türkiye uygulamasında yargı yetkisi de meclis tarafından kullanılmış, 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklâl Mahkemeleri ile hukukçu olmayan bazı kimselerin elinde nice canlar yakılıp, nice cinayetler işlenmiştir. Ona da totaliter yönetimde Türkiye farkı denilebilir.

Bu dört hükûmet siteminin tamamı da Osmanlı Devletinden günümüze kadar bu ülkede uygulanmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra çok partili hayata geçinceye kadar uygulanan totaliter ve otoriter siyasi yapı hariç tutulursa, daha sonraki dönemlerde vesayet altındaki parlamenter sistem, 1980 askeri darbesi ile kurulan gayrı resmi yarı başkanlık sistemi ve nihayet 2018 yılından beri uygulanan başkanlık sisteminin hepsi için ülkemiz bir laboratuvar hizmeti görmüştür.

Eğer ülkemizde padişahlık devam ediyor olsa idi, parlamenter sistemden başka bir sistemi değil tartışmak, ağıza bile alınması İngiltere örneğinde olduğu gibi abes olurdu. Padişahlık kaldırıldığına göre olması gereken en uygun idari yapı başkanlık sistemidir. Kaldı ki Müslümanlar için en temel referans kaynağı olan “Asr-ı Saadetteki” İslam’ın ilk uygulamaları da başkanlık sistemi şeklindedir. Devlet başkanı olan Halifeler biat sistemi denilen bir nevi seçimle gelmektedir.

Yüz yıllık tecrübemiz de göstermektedir ki başbakan ve cumhurbaşkanı arasında paylaştırılan yönetim millete hayır getirmemiş, siyasi istikrarsızlıklar içinde ülkemize pahalıya patlamıştır. Özellikle Menderes dönemi çoğunluk sistemi ile seçilen hükûmetlerin sağladığı istikrar; milletin kendilerini ebediyyen seçmeyeceğini anlayan totaliter, otoriter ve demokrasiye hiç inanmayan azınlık bir siyasi parti için karın ağrısı olmuş, 1960 askeri darbesi ile çoğunluk sistemi yerine nisbi temsil sistemi getirilerek tek başına gelemedikleri iktidara bir şekilde iktidar ortağı olarak gelme umutlarını arttırmıştır. Bu sebepledir ki demokratik ülkelerde uygulanan çoğunluk sitemine de, dar bölge çift turlu çoğunluk sistemine de karşı çıkmaktadırlar.

Başka bir garabet ise mahalli idarelerde yaşanan hatta kuvvetler birliği şeklini almış olan belediye başkanlarının seçimine kimsenin ses çıkarmamasıdır. Türkiye’de tüm belediyelerde başkanlık sistemi uygulanmaktadır. O kadar ki belediye başkanı aynı zamanda belediye meclisinin ve encümenin de başkanıdır. Yani bir nevi meclis hükumeti sistemi gibi kuvvetler birliği esasına göre çalışmakta ve seçilirken de salt çoğunluk değil, basit çoğunluk esasına göre seçilmektedir. Mahalli idarelerdeki bu durumu “diktatörlük” olarak yorumlayan ve karşı çıkan bir siyasi parti var mıdır? Belediye meclisleri neden başkanlarını seçememektedir? Eğer bunlar normal hatta çok iyi ise neden ülke geneli için kuvvetler ayrılığının en güçlü şekli olan ve sadece yürütmeyi deruhte eden başkanlık sistemi farklı şekilde değerlendirilmektedir?

Son olarak kar helvasına tekrar dönelim. Bugün yedi benzemez nasıl oluyor da bir sürü sıfatlarla kamufle etmeye çalıştıkları parlamenter sistemi savunmada benzer oluveriyorlar? Haklarını da yemeyelim, onlar “zinhar biz eski parlamenter sistemi değil, güçlendirilmiş, iyileştirilmiş parlamenter sistemi savunuyoruz” diyorlar. Ağızlarına sakız ettikleri bu ucubenin çıplak parlamenter sistemden tek farkı kurucu güvensizlik oyu dedikleri parlamentodaki çoğunluğun sadece hükümeti düşürmek için değil, yeni hükumeti kurmak için de mutabakat yapma mecburiyeti olmasıdır. Yani meclisin yeni başbakan üzerinde anlaşmadan mevcut başbakanı düşürememesi. Ortada parlamenter sistem bütünüyle duruyor ama onlar siyasi sistemin tüm sıkıntılarını güya böylece aşmış oluyorlar. Yahu halkın meclisi seçtiği gibi cumhurbaşkanını da seçmesine neden karşı çıkarsınız? Dertleri Ali sevgisi değil, Ömer düşmanlığı! Onun için de takiyyeden kurtulamıyorlar.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BATI KARADENİZ AKADEMİSYENLER DERNEĞİ’NDEN OLAĞAN GENEL KURUL İLANI

Salı, 01 Haziran 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Derneğimizin Genel Kurul Toplantısı 26.06.2021 tarihinde saat 16.00’da Karaköy Mah. Kadıoğlu Sokak No:74 Dostlar Ap. Daire:1 Bartın adresindeki Dernek merkezinde aşağıdaki gündemle yapılacaktır. Çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci toplantı 11.07.2021 tarihinde saat 10.00’da yine aynı gündemle ve aynı adreste yapılacaktır. Bu duyuru tebliğ yerine geçecektir.

Üyelerimize duyurulur.

YÖNETİM KURULU

GÜNDEM

  1. Açılış ve Katılan üyelerce hâzırun listesinin imzalanması,
  2. Divan teşekkülü
  3. Gelir-gider durumu ile Yönetim ve Denetim Kurulu faaliyet raporlarının okunması,
  4. Yönetim Kurulunun İbrası
  5. Yönetim ve Denetim Kuruluna asıl ve yedek üyelerin seçimi
  6. 2021 yılı faaliyetlerinin görüşülmesi
  7. Dilek ve Temenniler
  8. Kapanış
Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

KURMACA BİR MÜFSİT DEVLET; İSRAİL

Pazartesi, 17 Mayıs 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Osmanlı Devletinde müstakil bir sancak olan Kudüs, 1917 yılında İngiliz hâkimiyetine girdikten sonra emperyal siyasetin İslâm dünyasına yönelik bir aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Sanayi inkılabı ile teknolojik üstünlüğü ele geçiren Avrupa devletleri özellikle silah ve askeri güce dayalı bir yayılma siyaseti izlemeye başlamışlar ve bunu devletleri bünyesinde müstemlekât nâzırlığı (sömürge bakanlığı) adı altında kurumsal yapılara bağlamışlardır Ele geçirilen ülkelerin sadece iktisadi kaynakları sömürülmekle kalınmamış, orada yaşayan insanların tüm hakları ellerinden alınarak önlerine ‘kırk katır veya kırk satır’ kabilinden üç tane tercih hakkı konulmuştur. Birincisi tanassur etmeleri yani Hıristiyan olmaları, ikincisi o bölgeyi terk etmeleri, üçüncüsü ise yok edilmeleri yani öldürülmeleri idi. Bunlar içerisinde insanlara en kolay gelen şık her şeylerini arkada bırakarak göç etmek olmakla birlikte bazen ona da fırsat verilmemiş, hatta zor ve şiddet kullanılarak Hıristiyanlaştırılanlar da sürekli bir baskı ve denetim altında kalmaktan, sistematik bir işkence ve yok etme politikalarından bir türlü azade olamamışlardır. İspanya Moriskolarının tarihi buna şahittir.

İşte Batı’nın bu siyaseti Şam eyaletinin vilayetleri için de cari olmuş, Kudüs sancağı Yahudilere yurt olarak tahsis edilmiş, 1947 yılında BM’nin paylaşım planını müteakip 14 Mayıs 1948 yılında İsrail adında bir kurmaca devlet ortaya çıkmıştır. “Müslüman arzında fesat çıkarmak” amacıyla kurulan bu devleti ABD’nin 11. dakikasında tanıdığını açıklaması “perşembenin nasıl geleceğini çarşambadan” ortya koymuştur. Nitekim de öyle oldu. ABD’nin 51. Eyaleti olarak isimlendirilen İsrail, dünyadaki tüm Yahudilerin vergi, bağış, yardım veya değişik isimler altında destek sağladığı, ayrıca her sene ABD bütçesinden resmi olarak üç milyar dolar para yardımı alarak varlığını idame ettirdiği bir devletçiğe dönüşmüştür. Yüksek teknoloji, nükleer silah ve hepsinden mühimi yaptığı tüm haydutluklara göz yumulan, belki daha doğru bir ifade ile eşkıyalığı teşvik ve teşci edilen bir kurmaca devlet, İslam dünyasında fesat çıkarma sorumluğunu üstlenmiş durumdadır.

Üstte görülen harita İsrail’in nerden nereye geldiğini açıkladığı gibi, nereye gideceği veya nereye gitmesi için teşvik edildiği hakkında da bir fikir vermektedir. İşin özü; İsrail’in Filistin’i yutmakla doymayacağı aşikâr olmakla birlikte daha fazla büyümesinin mümkün olamayacağı, binaen aleyh çevresindeki ülkelerin ya parçalanarak İsrail cesametine yaklaştırılacağı veya kendi tipinde terörist ve haydut devletçikler kurdurulacağı ve İslam ittihadının elden geldiği kadar geriye atılacağı bir plânda düğümlenmektedir.

Son yaşanan hâdiseler ne ilkti, ne de son olacaktır. Başta ABD ve AB olmak üzere tüm Hıristiyan dünyası ölen Müslümanları suçlayacaklar, Yahudilerin arkasında saf tutacaklar, destek olacaklardır. Öyle ise yapılması gereken şudur. İslâm ülkeleri yeni bir strateji belirlemeli; bu çerçevede İslâm İşbirliği Teşkilatını canlı bir bünyeye kavuşturmalı, ABD ve Avrupa devletlerinin patronajında olan sözde uluslararası kuruluşlardan tedrici bir şekilde ayrılarak kendi teşkilatlarını kurmalıdır. Hem onlara bütçe sağlamak ve kendine atacağı kurşun için para vermekten kurtulmuş olurlar, hem de dünya siyasetinde kendini ABD ve AB’ye mecbur hisseden ülkelere alternatif bir tercih sunarlar. Nitekim BM genel kurul toplantılarında bunun işaretleri alınmaktadır. Çin ve Rusya gibi kendini Batı’ya rakip olarak gören ülkeler için de dengeleyici bir unsur olurlar. An şart ki, İslam dünyasındaki Müslüman halkların birlikteliği devlet idaresindekilere de sirayet etsin ve bir mâkes bulsun.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

SOYKIRIM SAFSATASI ÜZERİNDEN TÜRKİYE’YE ŞANTAJ SİYASETİ

Pazar, 25 Nisan 2021 admin TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Emperyalist küresel güçlerin hâkimiyetlerini sürdürmek için kullandıkları ifade ve söylemlerden birisi de hedef aldıkları devletleri teröristlikle, haydutlukla ve soykırımla suçlamalarıdır. Bu şirretliklerini ellerindeki medya vasıtaları ile propaganda ederek, akademik unsurları kullanarak ve yine kendi kurdukları insan hakları örgütlerine hazırlattıkları raporları yayınlayarak devam ettirmeye çalışırlar. Ayrıca hedef aldıkları ülkelerden ucuz fiyata hainler de devşirebilirler. Bu şekilde kurmuş oldukları tezgâhı bozmak ve yalanlarını boşa çıkarmak daha da ötesi mezalim ve vahşetlerle dolu kendi tarihlerini deşifre etmek o kadar da kolay değildir. Fakat devran dönmekte, güç dengeleri yer değiştirmekte ve “papazın her gün yahni yediği” günler geride kalmaktadır.

Osmanlı coğrafyasında kurdurdukları sun’i devletlerden Yunanistan ve İsrail’i siyasetleri için kullandıkları gibi Ermenistan’ı da farklı bir politika için kullanmaya çalışıyorlar. Her sene 24 Nisan tarihini uydurdukları “Ermeni soykırımı” yalanı üzerinden Türkiye’ye bir şantaj siyasetine dönüştürmeye çalışıyorlar. Bu hususta Hıristiyan dayanışmasından da istifade ederek bir akım oluşturma stratejisi güdüyorlar ve Türkiye’nin “tüm arşivlerin açılması, ilgili ülkelerden akademik bir komisyon teşkil edilmesi, arşivlerin incelenmesi ve gerçeklerin ortaya çıkarılması” teklifine kör ve sağır kalıp, yaygara ve propagandalarının kayıtsız-şartsız kabul edilmesini istiyorlar. Bu yolla hem Türkiye’yi baskı altında tutmak, hem dünyaya dağılan ve kimliğini kaybetmek üzere olan Ermenilere kimlik ve vücut kazandırmak hem de Ermenistan’a elleri altındaki sözde “uluslararası kuruluşlar” marifetiyle avantalar sağlamak istiyorlar.

Eğer Müslümanlarda kendileri gibi başka din ve milliyette olanları yok etme siyaseti olsaydı yaklaşık 1400 senedir Müslüman hâkimiyetinde olan Mısır’da, milyonlarca değil bir Hristiyan bile kalmazdı. Keza 400-500 sene Osmanlı hâkimiyetinde kalan Yunan, Bulgar, Ermeni, Rumen, Sırp, Hırvat vs. halklarından bir tanesi bile var olamazdı. Oysa hepsi dinleriyle, kiliseleriyle, dilleri, örf ve adetleriyle bugünlere gelebilmişlerdir. Ancak Osmanlı o topraklardan çekildikten bir asır sonra Müslümanların ne hale düşürüldüğü mâlum. 800 sene Müslüman hâkimiyeti altında kalan Endülüs’te Hıristiyanlar huzur içinde yaşarken, bugün o topraklarda bir tane bile Müslüman bırakılmamıştır. Amerika’ya ulaşan Avrupa’nın yerli halkları nasıl Hristiyanlaştırdığı, kalanını da nasıl imha ettiği kimsenin meçhulü değildir. O halde bizim ne inancımızda, ne geleneğimizde ne de insanlık anlayışımızda olmayan “soykırım” gibi bir vahşeti neden bize yamamaya çalışıyorlar? Neden bizi de Nazi Almanya’sı eşdeğeri yapma gayretindeler? Demek burada siyasi bir gayenin tahakkuku için çalıştıkları gün gibi ortadadır.

Yaşanan hadiseyi kısaca hatırlamak gerekirse, Avrupa’nın büyük devletleri ve Rusya’nın Osmanlı coğrafyasını parçalamak için kullandıkları gayrı Müslim unsurların önce “hak-hukuk” teraneleriyle ayrıcalıklı hatta üstün bir konuma getirilmesi, daha sonra reform talepleriyle muhtariyet verdirilmesi, en sonunda da kendi kontrollerinde bir devlete dönüştürülmesi siyaseti Ermenistan hikâyesinde başarılı olamamıştır. Hatırlanacağı üzere Malazgirt’te Bizans ordusunun mağlubiyetinde Alparslan’ın safında duran Ermeniler “Milleti Sâdıka” olarak yüzyıllarca Anadolu’da refah içinde yaşamışlar, daha önce mahrum oldukları inanç ve ibadet hürriyetlerine sahip olarak dil ve görenekleriyle birlikte yaşayagelmişlerdir. Ancak Birinci Dünya harbini fırsat bilerek Rus, Fransız ve İngilizlerin kışkırtmasıyla Yunanlılar gibi bağımsız olma düşüncesiyle isyan etmişlerdir. Bu dönemde 1912 Osmanlı nüfus sayımında Ermeni mevcudiyeti tüm mezhepleriyle birlikte 1.294.851 kişidir. Osmanlı Devleti de bu tehdidi bertaraf etmek için harbin sonuna kadar yaklaşık 438.758 Ermeni vatandaşını yine kendi coğrafyası içinde fakat tehdit oluşturmayacak şekilde ve harbin hitamında geri dönmek üzere 27 Mayıs 1915 tarihinde muvakkat olarak Suriye civarına sevk ve tehcir etmiştir. Ancak bunların 382.148 kadarı tehcir bölgesine ulaşabilmiştir. Tehcir sevkiyatının durdurulduğu Şubat 1916 tarihine kadar Rus ve Fransız ordusuna katılmak için yapılan firarlar, hastalıklar ve eşkiya saldırıları ile bir takım kayıplar olmuştur. Bazen de Taşnak ve Hınçak gibi Ermeni çetelerinin yapmış oldukları katliamların intikamını almak için yerli halkın saldırılarından da bahsedilmektedir. Osmanlı arşiv kayıtlarına göre eşkıya saldırısına bağlı olarak ölen Ermeni sayısı 6.500-7.000 civarında olup, bunun üzerine faillerin cezalandırılması için Devletin tedbir aldığı kaydedilmektedir. Bununla ilgi devlet politikası, alınan resmi kararlar ve yapılan uygulamalar kayıt altına alınmış ve arşivlenmiştir. Keza yabancı ülkelerin büyükelçilikleri ve konsoloslukları ile Kızılhaç yetkilileri de tehciri ve iskanı takip etmişler ve ülkelerine raporlamışlardır. Rus işgali sırasında Ermeni-Rus işbirliği ile bu bölgede 1,5 milyon Müslümanın katledildiği, azınlık durumundaki Ermenilere alan açmak amacıyla Ermeni çetelerinin Müslümanları katledip göçe zorladığı da tarihi gerçeklerdendir. Harbi Umumi’den (1. Dünya Harbi) mağlup olarak çıkan Osmanlı Devleti “soykırım” iddiaları üzerine özellikle İngilizlerin kurmuş olduğu mahkemelerde mahkûm edilememiştir.

Meselenin bu tarafı ne Ermenilerin ne de arkasındaki güçlerin hoşuna gitmediği için “soykırım” yalanı uydurulmuş, bunun üzerinden Asala terör örgütü Türkiye’ye musallat edilmiş, o bitirilince de yerine PKK terör örgütü ihdas edilmiştir. Başta ABD ve Avrupa olmak üzere küresel güçler dünya hâkimiyetini idame için artık kendilerini geri çekerek yerlerine vekâlet verdikleri terör örgütlerini kullanmakta, terör maşaları üzerinden hasım gördükleri devletlere zarar vermeye çalışmaktadırlar. Bunların bir kısmını etnik kimlik üzerinden, bir kısmını ideoloji, bir kısmını da din ve mezhep farklılıkları üzerinden kurgulamakta, kullanmakta ve miadı dolunca veya mecbur kalınca da ortadan kaldırmaktadırlar.

İşte “soykırım” iftirası da ABD ve yardakçılarının bu amaçla kullanmaya çalıştıkları bedava bir baskı aracıdır. Bunun üzerinden pazarlık yapmak, tavizler koparmaya çalışmak, göz korkutmak, gücü yeterse tehdit etmeye çalışmak ve Türkiye üzerinde “Ermeni sokırımı” palavrasını “demoklesin kılıcı” gibi sallandırmak, alıcısı olduğu sürece vazgeçemeyecekleri bir karta dönüşmüş durumdadır.

Bu iftira kartını ecnebilerin elinden almak için Türkiye’nin uzmanlardan meydana gelen bir akademik komisyon teşkil etmesi ve ilgili taraflara iştirak çağırısı yaparak bu çalışmayı yapması ve sonuçlandırması gerekir. Ayrıca bu komisyonun Azerbaycan Hocalı’da, Bosna’da, Kırım’da, Türkistan’da, Afganistan’da, Cezayir’de, Ruanda’da ve hatta Amerika kıt’asında ve dünyanın muhtelif yerlerinde ecnebilerin yapmış oldukları soykırımları araştırarak raporlar hazırlaması ve dünyaya duyurması elzemdir. Bize, geçmişimize ve tarihimize iftira atan her ülke için misilleme yapmak artık bir vecibe olmuştur. ABD Başkanı Joe Biden’in bugünkü “soykırım” iftirasına elbette Türkiye gereken cevabı hak ettiği şekilde verecektir. Ayrıca Türkiye Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde güncelleme yaparak ABD’yi birinci tehdit unsuru yapmalı, siyasetini ona göre yeniden yapılandırmalıdır.

Tarih bize hayatı savaş olarak gören, yaşama hakkını güçlülere tahsis eden ve zayıfların hakkının ancak doğal seleksiyona uğramak olduğu inancında olan ve üstün ırk anlayışındaki bu zalimlere karşı mazlum milletlerin sesi ve müdafii olma fırsatını sunmaktadır. Bu durum dünya siyasetinde üçüncü bir güç tezahürünün habercisi olabilir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 11
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
  • İLETİŞİM

BİZE ULAŞIN

  • 0 378 228 18 77
  • bakad74@gmail.com
  • http//www.bakad.org.tr

BAĞLANTILAR

Telif Hakkı © 2021 İzmir Web Tasarım İzmir Web Tasarım Tüm hakları saklıdır.

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım & Kodlama ♥  Web Tasarım ©

ÜST Web Tasarım