Bakad

  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • HAKKIMIZDA
    • YÖNETİM
    • MİSYON
    • VİZYON
    • DEĞERLER
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
    • Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi (USOBED)
    • Uluslararası Batı Karadeniz Mühendislik ve Fen Bilimleri Dergisi (UMÜFED)
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
    • HABERLER
    • KONFERANS
    • SEMPOZYUM
    • PANEL
    • SEMİNER
  • İLETİŞİM
  • Ankara Web Tasarım
  • anasayfa
  • Kategori Arşivi "anasayfa"
20 Nisan 2026

Category: anasayfa

EĞİTİM SİSTEMİ ALARM VERİYOR!

Pazar, 19 Nisan 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 14 Nisan 2026 tarihinde yaşanan okul baskını ve bir gün sonra Kahramanmaraş’ın Oniki Şubat ilçesi Ayser Çalık Ortaokulu’nda gerçekleştirilen okul saldırısı tüm dikkatleri okullara ve eğitim sistemine çekti. Bu saldırılar ilk defa yaşanmıyordu. Daha önce de lise talebelerinin faili olduğu okul baskınları yapılmıştı. Akran zorbalığı, okulda şiddet derken iş okulda cinayetlere kadar uzandı. Daha önce sesi uzaktan gelen davul artık kapımızın önünde çalmaya başladı. Umut ederim bu sefer de halkın heyecanını yatıştıracak bir-iki medyatik hareketle mesele savuşturulmaz ve esastan incelemeye alınır.

Eğitim meselesi ilköğretimden üniversiteye kadar benim üzerinde en çok makale yazdığım ve tebliğ sunduğum bir konudur. Eski bir öğretmen okulu mezunu olarak her zaman kulağım eğitimle ilgili haberlere açık olmuştur. Zira eğitim sisteminin içinde öğretmen olarak, taşra merkez ve yurtdışı teşkilatlarında yönetici olarak yıllarım geçti. Daha sonra da bu meseleye dair üniversitede akademik çalışmalar, araştırma ve projeler yaptım. Hatta Dünya Bankası’ndan borç olarak temin edilen bir bütçeyle hayata geçirilen Milli Eğitimi Geliştirme Projesi’nin (MEGP) Ar-Ge biriminde yönetici olarak çalıştım.[1] Projede “danışman” olarak dolgun maaşlarla hayli ABD’li sözümona uzman çalıştırılıyordu. Bu uzmanlar ABD okul sistemini Türkiye’ye yamamaya çalışıyorlardı. Bu sebeple uzmanlarla aramızda doku uyuşmazlığından kaynaklanan tartışmalar çıkıyordu. Ne vakit ki yerinde incelemelerde bulunmak üzere 1994 yılında ABD’ye gittik, eğitim ve okul sistemlerindeki vahameti tüm çıplaklığıyla görmüş oldum.

Bizim eğitim sistemimizin “kifayetsiz okul ve derslik sayıları, öğretmen azlığı, öğretmen başına düşen talebe fazlalığı, eğitim yatırımlarının plansızlığından kaynaklanan şehir merkezlerinde sınıfların aşırı kalabalıklığı, ders kitabı teminindeki güçlükler” gibi sıkıntılar yaşanırken ABD’de “okullarda şiddet, akran zorbalığı, okul çeteleri, okul terkleri, erken hamilelik ve çocuk anneler, uyuşturucu bağımlılığı gibi bambaşka gündemler olduğunu hayretle gördük. Bizde maddi imkânsızlıklar ve istikrarsız hükümetler sebebiyle ihmale uğrayan ve bir türlü hükümetlerin önceliği olamayan ideolojik eğitim sistemi varken, onlarda tamamen ahlâken ve mânen sukut etmiş bir eğitim sistemi bulunuyordu. Hatta o dönemde ABD Başkanı olan Bill Clinton’ın uygulamaya koyduğu “National Goals 2000: Educate America Act” (Milli Hedefler 2000: Amerika’yı Eğitme Yasası) olarak bilinen reform paketi, yukarıda sayılanlar arasında okullarda şiddetin önlenmesi ve erken hamilelik gibi sosyal sorunları öncelikli eğitim hedefleri arasına almıştı. ABD’nin gerçekleştirmeyi hedeflediği diğer konular da oldukça dikkat çekiciydi.

“2000 yılına kadar ABD’de tüm çocuklar okula öğrenmeye hazır olarak başlayacak. Lise mezuniyet oranı en az yüzde 90’a yükselecek. Tüm öğrenciler 4., 8. ve 12. sınıfları İngilizce, matematik, fen bilimleri, yabancı diller, yurttaşlık ve devlet, ekonomi, sanat, tarih ve coğrafya dahil olmak üzere temel konularda yetkinlik göstererek bitirecekler ve her okul, tüm öğrencilerin zihinlerini iyi kullanmayı öğrenmelerini sağlayacak, böylece sorumlu vatandaşlık, ileri öğrenim ve milletimizin modern ekonomisinde verimli istihdam için hazır olacaklardır. ABD’de öğrenciler matematik ve fen bilimleri başarılarında dünyada birinci olacaklardır. Her yetişkin Amerikalı okuryazar olacak ve küresel ekonomide rekabet etmek ve vatandaşlık hak ve sorumluluklarını yerine getirmek için gerekli bilgi ve becerilere sahip olacaktır. ABD’deki her okul uyuşturucu, şiddet ve izinsiz ateşli silah ve alkolden arındırılmış olacak ve öğrenmeye elverişli disiplinli bir ortam sunacaktır. Öğretmen kadrosu, mesleki becerilerinin sürekli geliştirilmesi için programlara erişebilecek ve tüm Amerikalı öğrencileri gelecek yüzyıla hazırlamak için gerekli bilgi ve becerileri edinme fırsatına sahip olacaktır. Her okul, çocukların sosyal, duygusal ve akademik gelişimini desteklemek için ebeveyn katılımını ve iştirakini artıracak ortaklıkları teşvik edecektir.”

ABD’nin 2000 yılı için ortaya koyduğu hedefler ile okullardaki durum mukayese edildiğinde bizim gördüklerimiz ve incelemelerimiz meselenin kayda giren metinden daha vahim olduğunu gösteriyordu. Şekil 1’den de anlaşılacağı üzere ABD’nin 2000 yılı hedeflerini gerçekleştirmek bir yana sıkıntı kaynaklarını çeşitlendirerek ve katlayarak arttırmaya devam etmektedir. Bu tablo aynı zamanda zımni olarak ABD’nin değerlerini ve eğitim sistemini taklit eden ülkelerin de 20 yıl sonra nerede olacağını göstermektedir.

Şekil 1: ABD’de Okul Silahlı Saldırılarında Ölen ve Yaralananların Sayısı (1966-2025)

Kaynak: Riedman, David (2025). K-12 School Shooting Database

Meseleyi Türkiye zeminine çekersek, iletişimin ışık hızıyla yapıldığı, dünyanın neredeyse bir şehre dönüştüğü, internet ve sosyal medya araçlarının akıllı telefonlarla çocukların elinde oyucak olduğu bir dönemde kitle iletişim araçlarını yönlendiren ABD ve genel olarak batı menşeli hareketlerin tüm dünyada yankılandığı, takipçi bulduğu ve taklit edildiği gerçeği ile karşılaşırız. Medya gücünü bir ifsat ve sömürü aracına dönüştüren küresel kapitalist hareket, değerlerini kaybeden veya çeşitli sebeplerle zaafa uğratan toplumlarda büyük yıkımlara yol açabilmektedir. Parlatılmış belirli rol modeller aracılığı ile uyuşturucuyu, alkol ve kumarı özendirme, ırkçılık, cinsiyetsizleştirme, teşhircilik, LGBT gibi sapkınlıklar, hazcılık, şiddet, ahlâki ve ailevi değerleri tahrip gibi her türlü yıkıcı akımları internet üzerinden yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Türkiye’de de bir kesim çağdaşlık ve modernlik adına bu yıkıcı hareketleri desteklemekte hatta medya araçları üzerinden kışkırtmaktadır. Bunca yıkıcılığa karşı aileler ve eğitim sistemi âciz ve cılız kalmaktadır. Her şeye rağmen henüz iş işten geçmiş değildir. Şekil 2 incelendiğinde Türkiye’de okullardaki şiddet hareketleri ABD ile kıyaslandığında henüz başlangıç seviyesinde olduğu söylenebilir. Zira ABD’de üniversite dışarıda tutularak sadece ilkokuldan lise son sınıfa kadar olan vakalar alınmasına rağmen sayılar oldukça yüksektir. Türkiye’de ise üniversite dâhil 16 sınıf seviyesi üzerinden okulda şiddet olayları alındığında ABD’den on kat daha düşük olduğu görülmektedir. Üstelik Türkiye’de en çok ölüm ve yaralamanın gerçekleştiği 2026 yılı da kayda alınmıştır.

Şekil 2: Türkiye’de Okul Silahlı Saldırılarında Ölen ve Yaralananların Sayısı (2000-2026)

Kaynak: Veriler tarafımca derlenmiştir.

Şimdilik okulda şiddet hadiseleri mukayeseli olarak düşük görünse de 2026 yılı başında yaşananlar işin ciddiyetini kâfi derecede ortaya koymaktadır. O halde meseleyi biraz daha etraflıca incelemekte fayda vardır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki eğitim bir insan hakkı olduğu kadar, çocuk sahibi olan ebeveynin irsiyet tevarüsünden öte aynı zamanda inanç, örf, adet, hars ve kültürel değerlerini çocuğa verme hakkı olduğunu teslim etme zarureti de vardır. Nasıl bir Japon, Alman veya herhangi bir millet çocuğunu kendi değerleri ile yetiştirme hakkına sahipse, bir Türk de çocuğunu kendi inanç değerleri ile yetiştirme hakkına sahiptir. Kimse ona “evrensel değer” aldatmacası ile Amerikan, İngiliz, Fransız veya mümasili milletlerin değerlerini verdiremez ve vermeye zorlayamaz.

İkinci olarak, eğitim sisteminin doğru tanımlanması ve mevzuatının da halkın değerlerine göre çıkarılması gerekir. Bu hususta en büyük yanıltıcılar maalesef ki akademisyenlerdir. “Ulemayı rüsum” vaktiyle elde ettiği ayrıcalıkları korumak, cumhuriyeti kurduğunu iddia eden bir partinin üyeleri de ele geçirdiği vesayet araçlarını bırakmamak adına eğitimi kendi ideolojik söylemlerine hapsetmek istemektedirler. “Çocukta istendik davranışlar geliştirme” olarak tanımladıkları eğitimde “istendik” davranışlar maalesef ki hiçbir zaman halkın değerleri olamamıştır. Bilakis “evrensel, çağdaş ve modern” gibi ambalajlar içinde sunulan batılı değerler olmuştur. Batılı değerler millete kanunlarla dayatılmaktadır. Bu durum eğitimin sabit değeri olan kimliğimizi tehdit etmektedir. Esasen bu mesele Tanzimat’tan beri tartışılmakta, Batı medeniyetini alma hususundaki görüşler ve tarzı siyasetler üç noktada toplanmakta ve eğitim sisteminin tanzimi de o akımlara göre şekillenmektedir. Bu birbirine zıt üç cereyanın sebebi o dönem tartışmalarında medrese, mektep ve tekke ihtilafına bağlanmış, ıslahı için de Evkaf Nezareti’nin kifayet etmediği, mali hususlarda Evkaf’ın ilmi ve terbiyevi hususlarda Meşihat’ın yetkili kılınması istenilmiştir. Eğitim ve terbiyede dini ilimlerle, fen ve teknolojinin birlikte ele alınması, halkın eğitiminde tekkelerin önemi üzerinde durulmuştur.

Bize göre de ülkemizde milli eğitimin yerli yerine oturtulabilmesi için üç tane düzeltmenin yapılmasına ihtiyaç vardır. Bunlardan birincisi, belki de en önemlisi eğitimin demokratikleştirilmesidir. Dikte eden, halkın eğitim talebini dikkate almayan tepeden inmeci anlayışın ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi, milletimizi payidar edecek olan can suyu mesabesindeki inanç vve ahlâki değerlerimizin eğitime temel teşkil etmesini sağlamaktır. Üçüncüsü ise, insanlığın ortak malı olan bilim ve teknolojiyi batılı değerlerin mütemmim cüzü gibi görmeyi bırakarak, teknolojik yarışta öne geçmeye çalışmaktır.[2] Bu görüşler sadece bana ait olmayıp genişçe bir münevver kesim tarafından da dile getirilmiştir. İkinci Meşrutiyetten sonra eğitimin ıslahına yönelik tartışmalarda “ittihad, imtizac-ı efkârdır, o da mârifetin şua-ı elektirikiyle olur” diyen Said Nursi, eğitimde mektep, medrese ve tekke ihtilafını ortadan kaldırmak için bu üç müesseseyi “Medresetüz Zehra” adı verilen bir külliye içinde birleştirme fikrini ortaya atmış ve bu eğitim müessesesi için 2. Abdulhamid’e, sonra Mehmed Reşad’a, daha sonra da TBMM’ye tekliflerde bulunmuştur. Said Nursi din ve fen ilimlerinin birlikte okutulması ve halk eğitiminin temelini teşkil eden tasavvuf geleneğinin sisteme eklenmesi ile eğitimin amacına ulaşacağına, hatta Fransız ihtilâli ile güçlenen ırkçı akımların Osmanlı Devleti gibi çok dinli, çok milletli ve çok dilli bir yapıyı ayrıştırmasına engel olacağına inanıyordu. Fikirleri destek görmesine rağmen böyle bir eğitim müessesini kurmada Cumhuriyetin ilanından sonra engellerle karşılaşmıştır. Çünkü Cumhuriyetle birlikte farklı bir eğitim politikası yürütülecektir.

Cumhuriyetin eğitim projesine bakıldığında hedeflenen birey-toplum tipinin Batı medeniyet dairesi içinde oluşturulma kararlılığı göze çarpmaktadır. Amaç tek tip insan ve toplumdur. Bunun anlamı da devletin tekel olduğu eğitim sürecinde bu projenin dışına taşan eğilimlere bile hayat hakkı tanınmamasıdır. Cumhuriyet aydınlarına göre, “Batı bir zihniyettir, bir ruhtur, bir kafadır. Batı bir lüks ve iğreti bir şey değildir. Batı çağdaş medeniyettir. Doğu ise insanları köleleştiren, aklın yaratıcılığını ezen bir niteliğe sahiptir. Doğuda hürriyetsizlik ve karanlığın kudreti vardır.” Burada Batı yüceltilmekte, Doğu ile örtülü olarak kastedilen İslâm ise yerilmektedir. Bu görüşler aynıyla başta anayasalar olmak üzere tüm mevzuata sindirilmiştir. Başta Milli Eğitim Temel Kanunu ve Yüksek Öğretim Kanunu olmak üzere hazırlanan tüm mevzuatta “Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Türk milli eğitiminde laiklik esastır” ifadelerini görmek mümkündür. Bu ideolojik eğitim anlayışında bir kesim Atatürkçülüğü kendi anlayışına göre tarif etmekte ve din karşıtı bir kavram şeklinde kullanmaktadır. Atatürk ilke ve inkılâpları ile Atatürk milliyetçiliği kavramlarının okul öncesinden yüksek öğretime kadar eğitimin her safhasında birinci amaç olarak konulması öncelikle eğitimin ruhuna aykırıdır. Bu kavramlar otoriter yönetimler, tek parti uygulamaları ve ihtilâl anayasaları ile toplumun çok az bir kısmından destek alan, fakat halkın kahir ekseriyeti tarafından reddedilen güç odakları tarafından dikte edilmektedir. Atatürk ismi ise bu çevrelerin niyetlerini gizlemek için kullanılmaktadır. Türkiye’de eğitimin amaçları içinde dini değerler bulunmamaktadır. Bu durum maddeci, rasyonel ve faydacı bir değer algısının ortaya çıkmasına ve kimlik sorunlarına yol açmaktadır. Bu anlayışın acısını çeken Batı’da “değerler eğitimi” kavramı bir çare olarak düşünülmüş fakat taklidi pek seven aydınlarımız hemen onun içini boşaltarak yerini “etik değerler” ile doldurmaya başlamışlardır.

Mânevi değerlerden arındırılmış ve çağdaş, evrensel değer gibi kavramlarla parlatılmış olan modernizm, beyindeki ödül-ceza sistemini bozmaktadır. Hedonizmi, zevkçiliği birinci plâna çıkarmakta, bunun sonucunda egoizm ortaya çıkmaktadır. Kaliforniya sendromu olarak tanımlanan egoizm; zevk düşkünlüğü, hedonizm, egosantrizim (ben merkezcilik), kendi rahatını, konforunu düşünme, yalnızlaşma ve bunun sonucunda da mutsuzluk ve depresyona girme şeklinde bir çöküşle sonlanmaktadır.

Okullarda şiddeti önlemenin yolu sadece eğitim sistemini düzeltmekten geçmemektedir. “Küçükleri muzır neşriyattan koruma kanunu” internete de teşmil edilerek Devlet kurumları eliyle uygulamaya konulmalı, aileler internet ve sosyal medya kullanımı konusunda eğitilmeli, okul çevresinde güvenlik tedbirleri arttırılmalı, okullarda güvenlik görevlileri bulundurulmalı ve okul girişlerinde hem fiziki hem de elektronik kontroller yapılmalıdır. Suç örgütlerinin çocukları istismar ve suça çekme mekanizmaları kırılmalı, kontrolsüz silah taşıma, elde etme ve dönüştürme gibi mekanizmalar önlenmelidir. Çok da önemli ve genel bir husus ise rüşte erme yaşının 18’den 15 yaşın doldurulduğu tarihe, yani 16’ya düşürülmesi meselesidir. Bu mesele hukuki bir düzenlemeyi gerektirmektedir. Türkiye’nin iklim ve coğrafi şartları dikkate alarak kuzey Avrupa ülkelerinde uygulanan rüşte erme yaşını aynen uygulama değil, değiştirmesi zaruridir. Ayrıca 15 yaşın bitim tarihini Osmanlı Devleti rüşte erme yaşı olarak yüzyıllarca uygulamıştır. Seçme ve seçilme yaşını 18’e indiren bir ülkenin rüşt yaşını da 15’e çekmesi çok abartılı olmayacaktır.

Görüldüğü üzere okullarda yaşanan şiddet çok farklı sebeplerden beslenmekte, eğitimin mânevi ve ahlâki boyutunun ihmali ise en belirleyici unsur olmaktadır. Konuyu anonim olmuş bir eğitim tavsiyesini hatırlatarak tamamlayalım. Hitler Almanya’sında Nazi toplama kamplarının şahidi olmuş bir okul müdüresinin öğretmenler için yayınladığı mesajdaki şu ifadeler, ahlâki olarak içi doldurulmamış bir eğitimin tehlikelerine dikkat çekmektedir.

“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin yaptığı iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar… Eğitimden bu sebeple şüphe duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur: Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

Bu ifadeleri çağdaş Batı yönetimlerine ve onun koalisyon ortağı siyonist İsrail‘e ithaf ederken Hükümetimize de eğitim sisteminin ıslahını öncelikleri arasına sokmayı tekrar hatırlatmak isterim.


[1] MEGP, Dünya Bankası ile yapılan ikraz anlaşması ile (1990) uygulamaya konulmuş bir projedir. Amaçları arasında; “ilk ve ortaöğretimde kaliteyi arttırarak, öğrenci başarısını OECD ülkeleri ortalamasına yaklaştırmak, Öğretmen eğitiminde kaliteyi ve geçerliliği arttırarak OECD ülkelerindeki benzer standartlara ulaştırmak, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki yönetim ve işletmecilik beceri ve uygulamalarını geliştirerek kaynak kullanımında daha ekonomik ve etkili olmayı sağlamak” gibi hususlar bulunmaktadır. SAR, Staff Appraisal Report (1990). The World Bank, Washington DC.; Milli Eğitimi Geliştirme Projesi İkraz Metni (1990). Resmi Gazete No: 20570, Başbakanlık Devlet Basımevi, Ankara.

[2] Daha detaylı bilgi için bkz. Bozan, M. (2019). Eğitime Biçilen Rol: Yetenek Geliştirme Mi? Kimlik Dönüştürme Mi? Bartın University Journal of Faculty of Education, 8(2), 549-561. https://doi.org/10.14686/buefad.426770; Bozan, M. (2014) Değerler Eğitimi İçin Bir Önşart; Demokratik Eğitim, Uluslararası İnsani Değerlerin Yeniden İnşası Sempozyumu, Erzurum.https://acikerisim.bartin.edu.tr/server/api/core/bitstreams/6a08bcdc-cd40-4c10-8023-78c26fa1c355/content

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

ABD’NİN GORBAÇOV’U TRUMP MI OLACAK?

Çarşamba, 15 Nisan 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Gurbaçov ve Trump; Benzeşen liderler.

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

ABD Başkanı Donal Trump’ın yaptıklarını düşündükçe aklıma hep SSCB’nin son devlet başkanı Mihail Gorbaçov[1] geliyordu. Bunu derslerde talebelerimle de paylaşıyor, “bunu unutmayın” diyordum. Meseleyi BAKAD sayfasına taşımada biraz geciktim. Bu arada fikrimi arama motorları üzerinden yokladığımda yalnız olmadığımı gördüm. Meğer pek çok kişinin kafasında Trump ismi Gorbaçov’u tedai ettiriyormuş. Temsilde hata olmaz, “iti an, sopayı hazırla!” lafı boşuna söylenmemiş. Zira birini anmak hep diğerini hatıra getiriyor.

Peki, neden böyle bir çağırışım var? Önce SSCB’ye bakalım. Zahirde komünist Rusya gücünün zirvesindeydi, “soğuk savaş” döneminin ikili kutbundan birisinin başıydı ve yayılmacı bir siyaset takip ediyordu. Hatta Afganistan’ı işgal etmişti. Ancak içten içe çürüyordu. Temel hak ve hürriyetlerden mahrum ve ancak “yoklukta eşitliğin” var olduğu SSCB’de insanlar kendilerinin dünya ile nasıl bir farklılık yaşadıklarını görüyorlardı. Hususan Berlin Duvarı’nın doğu yakasındakiler kadar bir dönem orada KGB ajanı olarak vazife yapan ve daha sonra yaşadıklarını anlatan Vladimir Putin de görüyordu. Rus Komünist Partisi ve Politbüro da işin farkındaydı. İşte bu gidişi durdurmak için merkezi plânlamacı komünist modelde reforma ihtiyaç vardı. Mihail Gorbaçov da bunu yaptı. Meşhur Perestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık/şeffaflık) reformları ile çıkılan yol, SSCB’yi dağılmaktan kurtaramadı. 1991 yılında SSCB hızlı bir çöküş yaşadı fakat akıllı bir plânlama ile 14 ülkeyi dışarıda bırakarak parçalanmaktan ve atomize olmaktan kurtuldu, üstelik SSCB’nin siyasi varisi oldu.[2]

SSCB’de Türk dünyasının önünün açılmasından korkan ABD ve müttefikleri Boris Yeltsin’e güçlü destekler sağlasalar da başta Çeçenistan, Dağıstan ve Tataristan olarak özerk cumhuriyetlerin istiklâliyet çabasını engelleyemediler. Ta ki, “sarhoş Yeltsin”i alaşağı edip yerine Putin’i getirinceye kadar. Putin’in Çeçenistan’ı vahşi bir şekilde yıkması ve Rus anayasasından özerk cumhuriyetlerin istiklâliyet hakkını kaldırması ile Rusya yeniden toparlanma imkânı buldu. Bakalım bu toparlanma ne kadar zaman devam edebilecek?

SSCB’nin dağılmasından sonra “zafer naraları atan” ABD kısa bir müddet de olsa “tek kutuplu” dünya şımarıklığını yaşadı. Hatta Japon asıllı bir akademisyen olan Francis Fukuyama “Tarihin Sonu ve Son İnsan” isimli kitabıyla Batı liberal demokrasisinin yükselerek insanlığın ideolojik evriminin son noktasına ulaştığını bile iddia etmişti. Ancak işin hakikatinin öyle olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. İkinci Dünya Harbi sonrası dünya gayri safi hasılasının yarısını üreten ABD artık sadece dörtte birini üretebiliyordu. Üstelik teknoloji tekeli de kırılmış, Çin, Japonya ve Almanya gibi iktisadi güç odakları ortaya çıkmıştı. Artık Bretton Woods sistemi de ABD’yi taşıyamıyordu.[3] Ancak varlığını iç savaş ve kriz çıkarma ve arkasından silah satma ve sözüm ona barış masaları kurma şeklinde bir kaos stratejisine bağlayan ABD, “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla dünya enerji kaynaklarının yaklaşık üçte ikisini elinde tutan İslâm dünyasını ve Müslümanları hedef aldı. ABD’nin gücünü kendi menfaatleri için kullanma siyaseti güden İsrail ve Siyonist hareket kendisi gibi ABD’yi de batağa çekmeyi başardı. Özellikle Trump’ın başkan seçilmesiyle ABD İsrail’in dümen suyuna girdi veya Epstain dosyalarındaki çocuklara tecavüz kayıtlarının şantajıyla mecbur edildi. İsrail’in “arzı mev’ud/vaadedilmiş topraklar” siyasetinin ilk adımında Filistin yok edilmeye çalışılırken ikinci adımında da İran ve vekil güçlerinin vurulması hedefleniyordu. Venezuel’a da kolay yoldan bir zafer elde eden Trump’ın İran için ikna edilmesi zor olmadı. Cumhurbaşkanı ve hariciye vekili dışında Dini Lider Hamaney başta olmak üzere neredeyse devletin tüm tepe yöneticilerinin bir hamlede öldürülmesi Trump’ı coşturmuştu. Ancak harbin sonraki safahatında İran’ın direnme gücü kendisini göstermeye başladı. Ayrıca uluslararası kamuoyu İsrail’in şirretliğinden ve ABD’nin hukuk tanımaz eşkıyalığından rahatsız olmaya ve açık tavır koymaya başladı. Trump’ın NATO’yu devreye sokma çabaları fayda vermediği gibi Katolik Hristiyanlar da başta Papa olmak üzere Meksika, Brezilya, İspanya ve İtalya da Trump’ın karşısında yer aldılar. Rusya ve Çin ise İran’ı desteklediler. Harbin pahalıya patlaması ile ABD bu işten sıyrılmanın yollarını aramaya başladı. İşte bu kısa hikâye ABD’nin küresel güç olma yarışındaki geri kalmışlığını örtülü olarak ifade eden “Amerika’yı yeniden büyük yapmak (MAGA)” iddiasının çöktüğünü ortaya koyuyordu.

İnişe geçen ABD’nin bundan kurtulması mümkün olabilir mi? Bu noktada zihinler ister istemez Gorbaçov’un SSCB’yi reformlarla dönüştürme gayreti ile bir benzerlik kurmakta, Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” hülyasının çöküşü hızlandırıcı bir etkiye yol açacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Bu arada ABD’nin içinden MAGA’nın sadece İsrail’i büyük yapmaya (MAGİ) hizmet ettiğine yönelik sert eleştiriler yapılmaktadır.

Özet olarak ifade etmek gerekirse ABD Sovyetleşmekte, 2. Dünya Harbi ile kurulan düzen yıkılmakta, komünizm gibi kapitalizmin de insanlığa huzur getiremeyeceğine olan kanaat bir inanca dönüşmektedir. Batı’nın medeniyet anlayışını ortaya koyan Nazizm, Faşizm, Komünizm gibi Kapitalizmin de bir felaket reçetesi olduğu, teknolojinin parlak ambalajının artık bu gerçeği gizleyemediği ayan beyan ortaya çıkmıştır. Hedefine menfaati koyan, hayatın bir savaş olduğuna inanan, hayat hakkını sadece güçlülere tahsis eden ve zayıfları doğal seleksiyon çöplüğüne atma düşüncesinde olan Batı’nın artık insanlığa sunacağı bir değerler manzumesi kalmamıştır. Ancak insanlık çaresiz değildir. Tarihte menfaat yerine fazileti, güç yerine hakkı, savaş yerine yardımlaşmayı koyan ve ortaya koyduğu iyi uygulama örnekleri ile tecrübe edilmiş bir İslâm medeniyeti gerçeği ortada durmaktadır. Yaşanan acılar insanlık için biraz pahalıya mal olsa da sonuçta bir “huzur asrı” için hâla fırsat kaçırılmış değildir.


[1] Mihail Sergeyeviç Gorbaçov (02.03.1931-30.08.2022), 1985 yılından 1991 yılında ülkenin dağılmasına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin son devlet başkanı olarak görev yapan Rus siyasetçidir.

[2] Bkz. Bozan, Mahmut (2017). Putin, Soljenitsin’in Rusya Projesini Uygulamak İstiyor! BAKAD Günlükleri, s. 37-39. https://www.bakad.org.tr/wp-content/uploads/2025/02/BAKAD_Gunlukleri_-_1.pdf

[3] Bretton Woods sistemi ABD dolarının altına; IMF üyesi ülkelerinin para birimlerinin ise ABD dolarına endeksli olduğu kur sistemidir. Bu sistem 1973 yılında ABD’nin doları altına endeksli olmaktan çıkarmasıyla birlikte çökmüş veya ABD karşılıksız dolar basarak dünyanın kalpazanı olmuştur.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

VELAYETİ FAKİH VE İRAN’IN SİYASİ SİSTEMİ

Perşembe, 12 Mart 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

28 Şubat 2026 günü İsrail ve ABD’nin ani baskını ile öldürülen İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney üzerinden İran siyasi sistemi tekrar tartışılmaya başlandı. Tartışmanın ana konuları genelde iki ana başlık altında toplanmaktadır. Birincisi, Şii mezhebi ve İran’ın anayasasına koyduğu İsnâ-aşeriyye (Caferilik) mezhebidir. İkincisi, Ayetullah Humeyni tarafından bir devlet sistemi olarak kurgulanan Velayeti Fakih müessesesidir. Meseleyi vuzuha kavuşturmadan önce kısa bir tarihi arka plan vermek faydalı olacaktır.

İran tarihte varlığı eski olan milletlerden biri olup, yüzyıllar içinde oluşan bir devlet geleneğine sahiptir. Elam ve Medler ile başlayıp, Ahamenişlerle döneminde küresel bir güce dönüşen, Zerdüşt inancıyla şekillenen ve Acem olarak isimlendirilen Fars milleti, İslâmiyet’le gerçek kimliğini kazanmış, Türk hanedanların idaresinde varlığını bölgede sabitlemiştir. İran tarihi şüphesiz en temel kırılmayı İslam’a geçişle yaşamıştır. 800 yıllık Arap hâkimiyetinden sonra Safeviler Şah İsmail ve Büyük Şah Abbas vasıtasıyla güçlü bir merkezi hükümet kurarak ilk kez devlet kelimesini hanedanlık yerine kullanmaya başlamıştır. Şiiliğin resmi devlet dini olarak kabul edilmesiyle bu durum ideolojik bir çerçeveye oturtularak Acem kimliğiyle birleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde yaşanan gelişmelere paralel olarak İran’da da meşrutiyet (1905-1909) ilan edilmiş ve ülke ilk anayasasına kavuşmuştur. 1979 yılında Humeyni tarafından gerçekleştirilen “İran İslam Devrimi” ile Pehlevi hanedanı yıkılmış, şahlık rejimi yerine bugünkü siyasi rejimin temelleri atılmıştır. Devrim sonrası batının kışkırtmasıyla başlayan Irak-İran savaşı (1980-1988) her iki ülke için de yıkım olmuş, daha sonra bölge ABD ve İsrail politikalarına göre yeniden şekillendirilmiştir.

İran’ın dini kimliği Şah İsmail iktidarına kadar Sünni İslâm’dır. Şah İsmail, Şiilik mezhebinin üç kolundan Caferilik, Zeydilik ve İsmailiye fırkaları arasında İsnâ-aşeriyye (Caferilik) mezhebinin hâkimiyetini pekiştirmiş, İran kan ve kılıçla şiileştirilmiştir. Uzun yıllar Türk hanedanlar tarafından idare edilen İran 1925 yılında İngiltere’nin desteğiyle Farsi bir aile olan Pehlevi hanedanının hâkimiyetine girmiş ve 1979 yılında Humeyni’nin İslâm Devrimi ile de şahlık rejimi sona ermiştir. Şahlık rejiminin yerine nasıl bir sistem getirdiğini Humeyni, Hükûmet-i İslamî [1] isimli eserinde açıklamıştır.

Bu kısa özgeçmişten sonra şimdi de İran’ın nevi şahsına münhasır siyasi ve idari sistemi olan Velayeti Fakih müessesesini inceleyelim. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Şia’nın devlete bakışında hep ikircikli bir tavır olmuştur. Zira Şia mezhebine göre devleti yönetme hakkı ancak Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin’in neslinden gelen imamlara münhasırdır. Oysa vakıa hiç de öyle olmamış, İran’ı İsnâ-aşeriyye imamları değil Türk hanedanları yönetmiştir. Şia, hilafet yerine imameti savunduğu ve 12. imamın kayıp olduğu inancı gereği devlete mesafeli durmuş ve bir devlet teorisi geliştirememiştir. Bu sebeple devletten uzak durmak, vergi vermemek, ihtilafları kendi içinde çözme yolunu tercih etmiştir. Şia mezhebine tabi olanların tabiri caizse yaşadığı hayal kırıklığı, onların sürekli olarak devletle anlaşmazlık içinde olması sonucunu doğurmuştur. Hatta Anadolu’da yaşanan Alevi isyanlarını ve bu kapsamda Dersim hadisesini de bu anlayışla ilişkilendirmek akla zait değildir. Buna ilave olarak Farsların İslâm’ı kabuldeki müşkilini, milli kimliklerini ve bir şekilde gururlarını kıran Hz. Ömer’e karşı muzmer bir adavet beslemelerini ve bunu Hz. Ali sevgisi şeklinde tezahür ettirmelerini de unutmamak gerekir. İran’ın inanç dünyasında yaşanan bu med ve cezirler nihayet Şia ulemasında makes bulmuş, Ayetullah Humeyni’nin ortaya attığı Velayeti Fakih görüşü ile bugünkü halini almıştır.

Humeyni’nin Velayeti Fakih görüşünü çok kısa olarak şöyle ifade etmek mümkündür. 12 İmamın sonuncusu olan Mehdi kayıptır. Mehdi’nin dönüşüne kadar geçen sürede halkı doğru yola götürecek İslâmi bir yönetime geçilmesi zaruridir. Bunu da kayıp Mehdi veya Mehdi-yi Muntazır gelinceye kadar ona vekâleten bir Veliyyi Fakih üstlenebilir. Bu hususta Şiiler; Usuliler ve Ahbariler olarak ikiye ayrılmış, Humeyni’nin savunduğu görüş (Usuliler) daha sonra diğer görüşü savunanlara galip gelmiştir. Bilindiği üzere Hz. Muhammed (asm)’ın vefatından sonra devleti kimin idare edeceği hususunda yapılan müzakereler, halkın biatıyla seçilecek bir halifede karar kılınmasıyla sonuçlanmış ve Hz. Ebubekir ilk halife olarak devlet idaresini üstlenmiştir. Bu cumhurî sisteme Şia muhalefet etmektedir. Devleti yönetme hakkının seçimle değil, Hilâfeti bir iman esası olarak kabul eden Şia’ya göre Gadiri Hum’da[2] yaşananlara atıfla 12 imama (Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bâkır, Câferi Sâdık, Musa el Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Cevad, Ali el Hâdi, Hasan el Askeri, Muhammed Mehdi) ait olduğunu savunmaktadır. Yani tüm Müslümanlar üzerinde devleti yönetme hakkı (İmamet) sadece ehli beyte münhasırdır ve 12 imamın uhdesindedir. İmamlar mâsumdur, mürsel nebiler gibidir ve son imam olan Mehdi-i Muntazır âhir zamanda gelecektir. Mehdi gelinceye kadar devleti ona vekâleten Veliyyi Fakih bir Ayetullah yönetecektir.

Bu görüşle Ayetullah Humeyni belki de Şah İsmail’den sonra en müessir şekilde ve bir geleneği farklı bir şekilde tekrarlayarak şeyh postundan şahlık tahtına oturmayı başaran ilk kişidir. İran İslâm Cumhuriyeti sistemini diğer devlet düzenlerinden farklı kılan en önemli birim, Dini Liderlik (Velayet-i Fakih) kurumudur. Rejiminin meşruluk kaynağını Velayet-i Fakih inancı teşkil etmektedir. Son karar verme mercii (Merci-i taklit) olarak Veliyyi Fakih’in tüm güçler üzerinde sıkı bir denetimi vardır. İran Anayasa’sına göre İsnâ-aşeriyye (Caferilik) İran’ın resmi mezhebidir. Onun kaidelerini uygulamak da Mehdi gelene kadar nihai otorite olan Veliyyi Fakih’e (Dini Lider) aittir. İslâmi devletin hükümranlık araçları olarak kabul edilen teşri (yasama), icra (yürütme) ve kaza (yargı) güçlerinin üzerinde Dini Liderin mutlak hâkimiyeti vardır. Dini lider (unvanı Ayetullah, Ruhullah), Meclisi Hobregan tarafından kaydı hayat şartıyla seçilir. Dini liderlik makamı için pek çok vasıflar sayılmış olup bunlardan en dikkati çekenleri; merci-i taklîd olması, fıkıh konusunda yeterli bilgi ve özelliklere sahip olması, İslâm ümmetine rehberlik için gerekli adalet ve takvaya sahip olması, sosyal ve siyasi sahada doğru görüş, yiğitlik ve yöneticilik yeteneğine sahip olmasıdır.

Anayasaya göre dini lider iki kademeli da olsa halk tarafından seçilmektedir. Önce halk, dini liderin seçiminde “ikinci seçmen” olarak görev yapan Meclis-i Hobregan’ı (Uzmanlar Meclisini), Meclis-i Hobregan ise hayatta kaldığı sürece görev yapmak üzere Dini Lideri seçiyor. Meclisi Hobregan’a normal vatandaşlar değil, din adamları seçilmektedir. Dini liderin sahip olması gereken özelliklerin kimde bulunduğunu (Ayetullah ve merci-i taklit olması), kimin bu nitelikleri ve şartları taşıdığını da ancak ehli hibre olan din adamları belirlemektedir.

Humeyni velayeti fakih anlayışını tevhit doktrini olarak yeniden kurgulamıştır. Buna göre en üst otorite Allah’a aittir. Hükmü icra 12. İmam olan Mehdiye ait olup o gelinceye kadar velayeti fakih tarafından vekâleten kullanılacaktır. Siyaset ile din müttehittir. İhtilaflar usuli geleneğine göre içtihatla çözülecektir. İslâmi olmayan yönetimlerle zafere kadar savaşılacaktır. Dini Liderin görev ve yetkileri anayasada belirlenmiştir. Anayasada hâkimiyetin Velâyet-i Fakih’e istinad etmemesi durumunda tüm ilahi meşruiyetini kaybedeceği, binaenaleyh Fakih’in imametinin devamlılığı ile Kayıp İmam döneminde sadece İran halkının değil bütün İslâm âleminin yöneticiliğinin Dini Lider’in yetkisinde olduğu, Enbiya/92 ayet-i kerimesi hükmünce bütün Müslümanlar tek bir ümmet olduğu, İslâm dünyasının siyasi, iktisadi ve kültürel birliği gerçekleşinceye kadar mücahede edileceği belirtilmiştir (Anayasa 11. Madde). Velâyet-i Fakih, Mehdi’nin gaybet döneminde yasama ve egemenlik hakkına sahip tek kişi konumundadır (Anayasa 5. Madde). Uzmanlar Meclisi tarafından ömür boyu seçilen Veliyyi Fakih, İslâmi olsun-olmasın her şeyin yorumundan mes’uldür. Otoritesi ve yetkisi o kadar geniştir ki, almış olduğu kararlardan dolayı herhangi bir makama veya meclise değil sadece Allah’a karşı sorumludur. Velâyet-î Fâkih İran’daki en güçlü kurum olup Cumhurbaşkanı ve hükümetin icra gücü de Veliyyi Fâkih’in gücü ile sınırlandırılmıştır. Bu kapsamda Dini lider Şûrây-ı Nigehban’ın (Anayasayı Koruma Konseyi) üyelerini atama ve azletme, mahkûm affı, savaş ilanı, cumhurbaşkanı adaylarını onaylama veya reddetme, Devrim muhafızlarının ve silahlı kuvvetlerin komutanlarını atama ve azletme, tüm ülkedeki Cuma imamlarını tayin ve İslâm Cumhuriyet’inin ana stratejisini tespit etme yetkilerini de haizdir.

Tablo 1: İran İslâm Cumhuriyeti Devlet Teşkilatı

Tablo 1’e bakılarak İran’da mevcut sistemin millet iradesini temsilen seçimle belirlendiği gibi bir zehaba kapılmamalıdır. Zira seçmenlerin kimi seçeceği, yani aday belirleme yetkisi Dini Lider’in atadığı Şûra’yı Nigehbanı Kanunu Esasi’nin elindedir. Anayasayı Koruma Şûrası denilen bu yapının 6 üyesi doğrudan, diğer 6 tanesi ise yüksek yargının teklifi ve Meclis’in tasdiki ile dolaylı olarak Dini Lider tarafından seçilmektedir. Neticede Anayasayı Koruma Şûrası, seçimle gelen Cumhurbaşkanını, danışma meclisi niteliğinde olan Meclisi Şûrayı İslami üyelerini ve Dini Lideri seçme yetkisini haiz olan Meclisi Hobregan (Uzmanlar Meclisi) üyelerini belirlemede tek merci olarak hareket etmekte ve istenilmeyen kişilerin adaylığını reddetmektedir. Hülasa olarak Dini Lider’in istemediği hiçbir kimse seçime girmek değil, aday bile olamamaktadır. Kaydı hayat şartıyla seçilen ve Allah’tan başka hiçbir kimseye ve kuruma hesap verme sorumluluğu olmayan, üstelik masumiyeti tescillenmiş, Mehdi vekili bir kişinin yönettiği devlete isim bulmak ve siyasi ve idari sistemini tarif etmek kolay olmamakta, bu sebeple İran siyasi sistemi “nevi şahsına münhasır” otoriter bir rejim olarak adlandırılmaktadır.

İran İslâm Cumhuriyeti kurulduktan sonra öncelikle diğer İslâm ülkeleriyle münasebetlerinde soğukluklar yaşamaya başlamıştır. Zira İran Anayasasının 11. Maddesinde; “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben Rabbinizim, bana ibadet edin” (Enbiya/92) âyet-i kerimesi hükmünce bütün Müslümanlar tek bir devlet çatısı altında toplanmakta ve idaresi de “Mehdi vekili Dini Liderin” uhdesinde kalmaktadır. Diğer İslâm ülkelerine de bu Dini lidere biat etmekten başka yol kalmamaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti kendisini “İslâmi devletlerin uyuşması ve birleşmesi temeline genel siyaseti yerleştirmek ve İslâm dünyasının siyasi, iktisadi ve kültürel birliği gerçekleşinceye kadar sürekli çaba harcamakla vazifeli” addetmektedir. Bu anlayışla İran bölgedeki komşularına devrim ihraç etme siyasetini takip etmeye başlamış, özellikle bünyesinde Şii nüfus bulunduran Irak başta olmak üzere çevre ülkelere nüfuzunu yaymaya çalışmıştır. Bunun sonucunda Batı tarafından kışkırtılan Irak ile İran arasında iki tarafın da kaynaklarını tüketen bir savaş yapılmış (1980-1988), ecnebi silah şirketlerine epey bir para aktarıldıktan sonra nihayet savaş sona ermiş, harbin sonunda iki devlet de eski sınırlarına çekilmiştir.

İslâm dünyası ile kavgalı olan İran, uluslararası siyasette Rusya ile yakın işbirliği geliştirmekte, Şanghay İşbirliği Teşkilâtına üye olarak da daha geniş bir ittifak sahası temin etmeye çalışmaktadır. Kendi güvenliğini sağlamak için Batılı ülkelerin yaptığı gibi vekil fırkalar üzerinden tehditleri dışarda karşılama ve korkutma siyaseti izlemektedir. İran siyasetine hizmet eden en etkili güç Pasdaran denilen devrim muhafızları ordusudur. Humeyni tarafından 1979’da kurulan Pasdaran’ın yaklaşık 125.000 askeri bulunmaktadır. Pasdaran’ın harici operasyonları ise Kudüs gücü tarafından icra edilmektedir. Öldürülen Kasım Süleymani, Kudüs Gücünün Irak, Suriye ve Lübnan’daki Şii milislerin saha komutanıydı. İran’ın vekil güçlerinden birisi de Hizbullah’tır. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri arasında Lübnan Suriye ve Irak Hizbullah’ı, Bedir Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah bulunmaktadır.

Diğer bir vekil güç olan vebünyesinde 76 silahlı grup barındıran Haşdi Şabi ise Pasdaran’a bağlı olarak hareket eden IŞİD türü yağma, tecavüz ve kıtal yapan bir milis gücüdür. Irak ve Suriye’de faaliyet göstermektedir. Son dönemde Haşdi Şabi Irak ordusuna resmen dâhil edilerek meşrulaştırılmıştır.

Bugün Siyonist tahrikle operasyonlara maruz kalan İran’ın geçmişte yaptıklarına bakıldığında maalesef iyi bir sicili bulunmamaktadır. İran, ABD’nin bölgede İsrail üzerinden yaptığı operasyonları jeopolitik açıdan ülke dışında karşılamak için Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de nüfuz bölgeleri oluşturmuş, bu bölgelere de kendisine vekâleten savaşacak milis kuvvetleri yerleştirmiştir. Böylece vekil güçler üzerinden operasyonlar yapabilmiş, gerektiğinde de yine onlar üzerinden pazarlık masalarına oturmuştur. İran milis güçleri üzerinden Türkiye’yi de tehdit etmiş, ayrıca PKK’ya gizli-açık verdiği destekle de ABD ve İsrail ile dolaylı işbirliğine gidebilmiştir. Azerbaycan-Ermenistan harbinde Ermenistan’ı destekleyen İran bölgeye PKK teröristlerini sevk etmekten çekinmemiştir. Türkiye ile Orta Asya Türk devletlerini birbirine bağlayan Zengezur koridoruna şiddetle karşı çıkan İran Azerbaycan’ı tehdit etmiş, Türkiye’nin sert tavrı sebebiyle geri çekilmiştir. ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı ciddi bir cevap veremeyen İran, sudan bahanelerle Pakistan’ı füzelerle vurabilmiştir. İran sıkışık hallerinde İslâm ülkeleri ile dostane ve Batı ile arası iyi olduğu hallerde ise hasmane siyaset gütmeyi şiar edinmiştir. Tüm bunlara rağmen bugün gelinen noktada İran Hıristiyan ve Yahudi koalisyonu olarak tanımlanabilecek bir gücün yani ABD ve İsrail’in doğrudan saldırısı altındadır. Avrupalı devletlerin kahir ekseriyeti de bu saldırıyı desteklemektedir.

Netice olarak genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında İslâm dünyasını siyasi bir güç olmaktan uzak tutmaya çalışan ABD liderliğindeki Batılı güçler, Müslümanlar arasında ihtilaflar çıkarmak, mevcut anlaşmazlıkları derinleştirmek ve Siyonist İsrail ile geliştirdikleri simbiyotik ilişki üzerinden çevre ülkeleri zayıflatmak şeklinde bir strateji uygulamakta, buna ilave olarak da bölgedeki başta petrol ve gaz olmak üzere hammadde kaynaklarını sömürmektedir. Bu stratejinin şimdilik son halkası İran’dır. Umulur ki başta İran olmak üzere İslâm ülkeleri dost ve düşman tarifinde yanılgıya düşmesinler. Bu hususta Türkiye’nin barışı, sulhu ve işbirliğini esas alan siyasetinin numuneyi imtisal olduğunu tüm ehli insaf kabul edecektir.


[1] Bkz. Ruhullah Humeyni (1979). İslam Fıkhında Devlet, (Ter. Hüseyin Hatemi),Düşünce Yayınlarıhttps://www.nadirkitap.com/islam-fikhinda-devlet-ayetullah-humeyni-kitap9975981.html.

[2] Şia inancına göre Hz. Muhammed’in (asm) Veda Haccı dönüşü 17 Mart 632’de Mekke-Medine arasında Gadir-i Hum denilen bir mevkide Hz. Ali’yi kendisinden sonra veli/halife olarak ilan ettiği tarihi hadisedir. Ehlisünnet ise Hz. Peygamber’in (asm) Kitap ve sünnete ittiba ile Hz. Ali ve ehli beyt muhabbetini teyit ettiği bir hadise olarak değerlendirir. Daha detaylı bilgi için bkz. Cemal Sofuoğlu (1983). Gadir-i Hum Meselesi, , Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 26 Sayı: 1. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2567626

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

SİYONİST İŞTAH VE ABD ÜZERİNDEN KÜRESEL FESAT

Perşembe, 05 Mart 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

ABD ile İsrail’in 28 Şubat 2026 tarihinde ani bir şekilde İran’a saldırması ile başlayan savaş Batı’nın çirkin yüzünü bir kere daha gösterdi. Zira bu saldırı ABD ve İran arasında başlatılan müzakereler esnasında gerçekleşti. Yani müzakere süreci plânlanmış olan saldırıları örtmek için kullanıldı. Mizansen olarak kullanılan müzakerelerin konusu ise İran’ın nükleer programını sona erdirmesi teşkil ediyordu. Ancak ABD, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını ve elindeki yüksek düzeyli zenginleştirilmiş uranyum stokunun ülke dışına çıkarılmasına ilave olarak balistik füzeleri de müzakere kapsamına dâhil etmeye çalışarak işi yokuşa sürmüş ve böylece İran’ı gafil avlamıştır. Diğer bir kuvvetli rivayete göre ise müzakerelerden rahatsız olan İsrail, Yahudi lobisini kullanarak bir oldu-bitti ile ABD’yi savaşa sürüklemiştir. İkinci ihtimal akla daha yakın gözükmektedir. Zira Siyonist Yahudilerin “arzda fesat çıkarması” mücerreb ve tarihi bir hakikattir.

Sebep her ne olursa olsun Ramazan ayında Müslüman bir ülke bir Yahudi-Hıristiyan koalisyonu tarafından vurulmaktadır. Tıpkı Afganistan’ı, Irak’ı, Libya’yı ve Suriye’yi sair İslâm ülkelerini vurdukları gibi. SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan tek kutuplu dünya siyasetinde ABD liderliğindeki Batı’nın Müslümanları yeni tehdit unsuru olarak düşmanlaştırmaları ve geliştirdikleri Büyük Ortadoğu Projesi gibi stratejilerle ezmeye çalışmaları meselenin yeni ortaya çıkmadığını göstermektedir.[1]

ABD-İsrail koalisyonu ile İran arasındaki bu harbin mahiyeti, klasik anlamda yalnızca iki taraf arasında gerçekleşen konvansiyonel bir savaş değildir. Bu savaş çok katmanlı bir jeopolitik mücadele olarak değerlendirmelidir. Birinci olarak bu savaş bir jeopolitik güç mücadelesidir. İran, bölgesel güç olma stratejisi izlerken; ABD’de uzun süredir bölgedeki düzenin başta İsrail olmak üzere kendi müttefikleri lehine sürmesini istemekte ve İran’ın enerji kaynaklarını tıpkı Venezuela’da yaptığı gibi ele geçirmeyi plânlamaktadır. İsrail ise “arzı mev’ud” hayalleri açısından İran’ın bölgesel nüfuzunu ve askeri kapasitesini hayati bir tehdit olarak görmektedir. İsrail’in bu husustaki en büyük korkusu Türkiye olmakla birlikte konu İran olduğu için şimdilik bu mesele mevzu hârici tutulmuştur.

İkinci husus, Şah döneminde ABD’nin desteği ile başlatılan Almanya’nın katkısı ile sürdürülen ve Şii-İslâm Devrimi ile engellenmeye çalışılan İran’ın nükleer program meselesidir. Nükleer silaha sahip olan İsrail ve ABD, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemeye çalışmaktadır. İran ise programının sivil amaçlı enerji ve teknoloji için olduğunu savunmaktadır.

Üçüncü husus ise terör örgütleri kuran, onlar üzerinden asimetrik savaşlar başlatan ABD ve arkasındaki batılı ülkelerin kendileri gibi davranan İran’ın Haşdi Şabi, Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi vekâlet güçleri üzerinden yaptığı mücadeleyi engellemek ve İsrail’i korumaktır.

Bölgeye yayılma riski taşıyan bu savaşın ortaya çıkaracağı enerji krizi ve bunun üzerinden artacak olan petrol ve doğalgaz fiyatları da meselenin başka bir boyutunu göstermektedir. Belli ki ABD bu savaşla bölgeden petrol tedariki yapan Çin’i sıkıştırmak istemektedir. Müzakereler esnasında İran’la müşterek tatbikatlar yapan ve İran’ı teşvik eden Rusya ve Çin’in bu savaşta İran’a destekleri öldürülen dini lider Hamaney ve diğer devlet adamları için “taziye” ile sınırlı kalmış gibi gözükmektedir.

Bu savaşta İran dostlarını arttırmak yerine ABD üstleri bulunduğu ve bu üstlerden kendisine saldırıldığı gerekçesiyle Körfeze dizilen komşularını vurmakta ve husumeti çoğaltmaktadır. Hatta barış müzakereleri için en büyük gayreti gösteren Türkiye’ye balistik füze ve nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil eden Azerbaycan Türklerini nazarı dikkate almadan kendi topraklarından Nahcivan’a dron gönderebilmektedir.[2] Ancak devlet bütünlüğü ağır yara alan ve şirazesinden çıkan İran’da, İsrail ve ABD’nin maniplasyonları başta olmak üzere her türlü ihtimalin imkân dâhilinde olduğu da kabul edilmelidir.

ABD-İsrail ve İran savaşının Türkiye için muhtemel tehlikeleri ise Suriye ve Irak’ta yeni istikrarsızlıkların ortaya çıkmasıyla “terörsüz bölge” politikasına zarar verme, yeni göç dalgalarına maruz kalma, ticareti ve ekonomiyi menfi yönde etkileme ihtimalidir. İran’ın savaşı bölgeye yayma amacıyla yakın çevresine yaptığı saldırılar ABD üzerine baskıdan ziyade İran’a husumet olarak geri dönmektedir.

Sonuç olarak mağdur olan, saldırıya uğrayan ve sürekli zarar gören Müslümanlar, saldıran ve sömürenler Batılı ülkelerken çeşitli bahanelerle sadece Müslümanları suçlamak hakkaniyetli değildir. Ancak Müslümanların da âdil yönetimler kurmak, zulme ve haksızlığa meydan vermemek, icmayı ümmet karşlığı olan meclisler teşkil ederek, kararlarını meşveret ve şûra ile almak ve ittihad-ı İslâm siyasetini takip etmek gibi mükellefiyetleri vardır.


[1] Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Bozan, M. (2025). Büyük Ortadoğu Projesi İran’a Dayandı, BAKAD Günlükleri-5. https://www.bakad.org.tr/wp-content/uploads/2025/12/BAKAD_Gunlukleri_-_5.pdf

[2] Türkiye ve Azarbeycan’ın İran’ı sert bir şekilde ikaz etmesi ve mütekabiliyet tehdidi üzerine İran, Türkiye’ye atılan füzeyi kendilerinin atmadığını söylemiştir. Nahcivan Havalimanına düşen dronla ilgili de İran topraklarını kullanarak İsrail’in atmış olabileceğini, binaenaleyh “dronlardan sorumlu olmadıkları” yolunda açıklamalar yapmış ve bu işten menfaatleri olmadığını açıklamıştır. Bu sözlerinin ne kadar doğru olduğunun izah ve teyit edilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan ABD veya İsrail’in dron ve füzelere müdahale etme veya yönlendirme hususunda bir etkilerinin olup-olmadığı da tartışılmaya başlanmıştır.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

TÜRKİYE’NİN GERÇEK KAHRAMANLARI; BAYRAKTAR AİLESİ

Salı, 10 Şubat 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: https://cdn.baykartech.com/media.jpg.

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Merhum Özdemir Bayraktar’ın hayat hikâyesinden kısa bir parçayı aksettiren belgeseli seyredince Türkiye’nin gerçek kahramanlarının kimler olduğu zihnimde yeniden canlandı. Burada “ünlü” diye gençleri özendirmek için reklamı yapılan pisliğe batmış pespayeleri anmak bile istemiyorum. İşte gençliğe ve gelecek nesillere numuneyi imtisal olarak gösterilmesi gereken meşhurlar varsa onlar karşımızda duruyor. Bayraktar ailesi böyle müstesna örneklerden birisi. Bu topraklar aslında tarihe geçen nice kahramanlar yetiştirdi. Bu kahramanları gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Nobel kimya ödülü sahibi Prof. Dr. Aziz Sancar gibi. Ama onlar hep perdelendi, öne çıkarılmadı. Tıpkı Gaziantepli çarıklı erkânı harp Mennan Usta’da olduğu gibi. Onun akademik bir unvanı yoktu ama yaptığı makinelerle Türkiye’deki tüm mühendislik fakültelerinin ve hocalarının önüne geçti.[1]

Şimdi tekrar Bayraktar ailesine dönelim. Bir Mühendis olan baba Özdemir Bayraktar’ın bir ideali vardı. O da ıskalanan sanayi devrimindeki kayıpları telafi ederek savunma sanayiinde en öne geçmek. Kendisi gibi mühendis olan oğulları Haluk ve Selçuk’la beraber insansız hava araçları, dronlar, İHA’lar, SİHA’lar ve TİHA’lar yapmak için tamamen kendi imkânları ve bilgileri ile mütevazı bir atölyede çalışmaya başladılar. Ama ülkemizdeki her gelişmeyi boğmaya azimli ve kamu gücü kullanan bir kesim onları daha çok yoruyordu. Başta ABD liderliğindeki küresel güçler ve sair muhalifler tarafından desteklenen, eğitilen, donatılan ve akıl verilen terör örgütleri ile mücadele için ihtiyaç duyulan silahları da bize paramızla bile vermedikleri bir zamanda oluyordu bunlar. Onca para vererek İsrail’den aldığımız heron denilen insansız hava araçları ise bizden ziyade PKK’ya bilgi aktarıyor zaten doğru-dürüst de çalışmıyorlardı. Bu kadar şiddetli ihtiyaç içinde kıvranırken memleketin evlatlarının yaptığı İHA’lar alınmak değil batırılmak isteniliyordu. “Özdemir Bayraktar: Bu dünyadan bir AKINCI geçti.”[2] Belgeselini seyrederken “hayırlı işlerin muzır manilerini” görür gibi oldum. Bizim gibi görünen, memleketin nimetlerinden en fazla faydalanan ama bizim gibi düşünmeyen, bizim değerlerimize bağlı olmayan, o da yetmiyormuş gibi memleket faydasına olan her şeyi engellemeyi veya başka ülkeler hesabına çalışmayı vazife bilen bir kesimin sayıları azalsa bile mevcut olduğunu ve hatta mühim makamlarda bulunabileceği hakikati ile müteessir oldum.

Bu günlere geldiğimizde savaşların seyrini değiştiren savunma sanayiindeki insansız hava, deniz ve kara araçlarının sadece dâhildeki teröristleri yok etmediğini, Karabağ’da, Libya’da, Suriye’de ve daha birçok yerde küresel zorbaları hizaya getirdiğini gördük. Türkiye’nin mazlum milletler için tekrar umut ışığına dönüşünü gördük. Türkiye’de düzenlenen havacılık, teknoloji ve uzay teknolojisi festivali (TEKNOFEST) ile gençlerde yayılan heyecan dalgasını gördük. Telkih ve telekkuh kabiliyetini kaybeden yaşlı Avrupa ile inişe geçen küresel kapitalizmin merkezi ABD’nin temsil ettiği, şerri hayrına galebe çalan Batı medeniyeti yerine insanlığın arzu ettiği sulhu getirecek İslâm medeniyetini inşa edecek nesillerin bu topraklarda doğup büyüyeceğini de görür gibi olduk. Bir adamın bazen bin adam kadar hizmet edebileceğini merhum üstat Bediüzzaman’ın “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir” sözünün Mennan ustalarda, Özdemir Bayraktar ve çocukları Selçuk ve Haluk’ta yankılandığını gördük ve daha çoklarını da göreceğiz. Bu münbit vatan topraklarının her alanda zirveye gözünü diken kahramanlar yetiştireceğinin umudunu merhum Özdemir Bayraktar misalinde tekrar yaşadık.

Tüm bunları söylerken neden binlerce kadroların çalıştığı üniversitelerimizin Özdemir Bayraktarlar ve Mennan Ustaların gerisinde kaldığını düşünmeden edemedim. Fuat Sezgin ve Aziz Sancar gibi bilim adamlarının kabiliyetlerini neden Türkiye’deki üniversitelerde değil de ancak dışarıda sergileyebildiklerini de. Bu işte bir terslik yok mu? Bu sorunun cevabı için “Türkiye’nin Yükseköğretim Mimarisi” isimli kitaba bakılabilir.


[1] Mennan Usta veya Mennan Aksoy Usta’nın hayat hikâyesini izlemek için bkz. Mennan Usta Belgeseli, https://www.youtube.com/watch?v=QFKwBpRphV0)

[2] Bayraktar ailesinin ürettiği insansız hava araçlarının yapılış serüveninde neler yaşadıklarını daha detaylı görmek için bkz. Özdemir Bayraktar: Bu dünyadan bir AKINCI geçti, https://www.youtube.com/watch?v=1ev0LnV1qZ0.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BÜYÜK SİYASET İÇİNDEKİ TERÖR PARANTEZİ NİHAYET KAPANDI

Çarşamba, 21 Ocak 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Suriye’nin yeni bayrağı

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin son düğümü Suriye’de atılmıştı. Meşhur “Arap Baharı” fırtınaları içerisinde ABD menfaatine göre operasyonlar yapıldıktan sonra Arap olmayan iki Müslüman ülke de hedefteydi. Bunlardan birisi İran, diğeri de Türkiye idi. Belki de hedefteki en zor ülke uluslararası bağlantıları sebebiyle Türkiye idi. Bunun için Türkiye’ye doğrudan değil, dolaylı bir operasyon çekilmesi gerekiyordu. Malum olduğu üzere bir yapıyı çökertmek için ya doğrudan yapıya darbe vurulur veya yapının çevresi oyularak istinatları boşaltılır ve yapının yıkılması sağlanmış olur. Küresel siyasette kendilerine rakip çıkmasını istemeyen ABD ve liderliği altındaki Batılı ülkeler SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkacak muhtemel çok kutuplu dünya düzeninde en tehlikeli rakibin İslâm Dünyası olduğu kararını çoktan vermişler ve bu gücün liderliği üzerine analizler yapmaya başlamışlardı. Muhtemel ve en güçlü rakip olarak tespit edilen Türkiye kaçınılmaz olarak hedef tahtasına oturtulmuştu. Bundan sonra geliştirilen stratejilerin tamamı nihayetinde Türkiye’yi saf dışı bırakmaya matuftu. Bu sebeple ASALA ve PKK gibi terör örgütleri eğitildi, donatıldı ve sahaya sürüldü. ASALA nisbeten harici bir tehdit sayılırdı ve bu sebeple uzun ömürlü olmadı. PKK ise Türkiye’de etnik bir kimliğe istinat ettiriliyordu. Yani içeriden bir çatlak oluşturma umuduna dayanıyordu. Ancak hesaplayamadıkları iki husus vardı. Birincisi Kürtlerin Marksist-Leninist bir terör örgütüne destek vermeyeceği, yani ırkçı siyaseti reddedeceği gerçeği, diğeri ise Türkiye’nin bu siyaseti üreten ülkelerden kat be kat derinde ve ileride bir devlet geleneğine sahip olduğu gerçeği idi.

Nitekim son 25 yılda Türkiye’nin iktisadi, askeri ve teknolojik sahalarda kat ettiği mesafe Türkiye’ye operasyon çekmenin hayli zor olduğunu herkese gösterdi. Suriye’de tuzağa düşürülmek istenen Türkiye Ebu Muhammed el Culani liderliğindeki Hey’etu Tahrîri’ş-Şâm’da (HTŞ) metamorfoz yaşatarak Esed rejimini devirdi. Başına 10 milyon dolarlık ödül koyduğu Colani’yi (yeni kimliği ile Ahmed eş Şâra) ABD Beyaz Saray’da ağırlamak zorunda kaldı. Türkiye PKK’sı kendini feshederken direnmeye çalışan PYD/SDG ABD’den sert bir şamar yedi. ABD artık kendi menfaatlerinin Suriye Devleti ile iyi ilişkiler içerisinde devam edeceği ve SDG’nin münferiden Suriye Devleti’ne katılmasının kendi menfaatlerine olacağını duyurdu. Kendine sürekli isim yakıştırmaya çalışan (takip ettiğim kadarıyla kullandığı isimler Ferhat Abdi Şahin, Abdi Cilo/ Mazlum Abdi/Mazlum Kobani/General Kobani) zat da nihayet güvendiği dağlara kar yağdığını, kullanıldıktan sonra çöpe atıldıklarını görmüş oldu. Umulur ki Türkiye’nin “terörsüz ülke ve terörsüz bölge” stratejisinin herkesin menfaatine olduğunu –terörden beslenenler dışında- herkes fark eder.

Türkiye’de darbe ile seçim ile iktidar değiştirilemeyeceğini gören güç odakları ve onların taşeron kurmaca devletleri, son bir umut olarak İran üzerinden bir operasyon yapma iradesini birkaç kere ortaya koydular. 2025 Haziran’ında İsrail’in İran’a saldırması ile başlayan ve “12 gün savaşı” olarak bilinen harpte ABD-İsrail ittifakı İran’ı bombaladı, devlet başkanlarını ve komutanlarını öldürdü. 22 Haziran 2025 tarihinde ABD Gece Yarısı Çekici Harekâtı kod adını verdiği saldırılarda, Northrop B-2 Spirit hayalet bombardıman uçaklarından bırakılan bir düzineden fazla 30.000 librelik GBU- 57A/B MOP bombası ve Tomahawk seyir füzeleri ile İran’ı ağır bir şekilde vurdu.

İran’da kargaşa dinmiş değil. 28 Aralık 2025 tarihinde başkent Tahran’da başlayarak kısa sürede ülke geneline yayılan iktisadi kriz, siyasi krize dönüştü. ABD İran’a müdahale edeceğini, “yardımın yolda” olduğunu duyurdu. Ancak 2025 Haziran’ından bu güne belli ki İran işi sıkı tutarak gerekli tedbirleri almış. Rusya ve Çin gibi müzahir ülkelerden ABD ve İsrail’i caydıracak silahlar temin etmiş. Nitekim bu bilgiyi alan ABD son anda müdahaleye gerek kalmadığı gibi ifadelerle geri çekildi. Fakat bu dosya kapanmamıştır ve ABD’nin BOP veya GOP projesi devam ettiği sürece de kapanmayacaktır.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

AYAK TAKIMININ İKBALİ VEYA TÜRKİYE’DE ÜNLÜ OLMAK

Cumartesi, 17 Ocak 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: Gazeteler

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Medya vasıtasıyla halka ve özellikle de gençlere rol modeli olarak sunulan sözüm ona “ünlülerin” ne menem şeyler oldukları bazen mahkeme kayıtlarıyla, bazen narkotik operasyonlarıyla, bazen de adlarının karıştıkları rezaletlerle ortaya çıkmaktadır. Ancak ortada bir vakıa vardır; o da toplumu ahlâkî çöküşe götürmek isteyen şebekelerin hiçbir niteliği, özelliği ve cemiyete katkısı olmayan bu kişileri medya vasıtasıyla şişirerek onlar üzerinden değerlerimizi yıpratmak ve onları makbul satıcı, halkı ve gençleri de gönüllü alıcılara çevirme kast ve iradesidir.

Meseleyi itibar, şöhret ve ünlü kavramları üzerinden ele alırsak irtifa kaybının nereden nereye geldiği de ortaya çıkmış olur. Gündelik hayatta sıklıkla birbirinin yerine kullanılan “meşhur” ve “ünlü” kavramları bilim felsefesi açısından aynı mânâyı ifade etmese de günümüzde birbirine hayli yaklaşmış ve hatta biri diğerinin yerine kullanılır olmuştur. Gerçekte ise tarihi geleneğimizde meşhurluk, nitelik temelli bir tanınırlık biçimi olarak kabul edilmiş, bir marifet muktesebatı üzerine yapılandırılmıştır. Meşhurluk kavramı çoğu zaman ilim, fazilet, sanat veya devlet hizmeti gibi alanlarda temayüz etmiş kişiler için kullanılmıştır. “Meşhur bir âlim”, “meşhur bir eser” gibi ifadeler, tanınırlığın belirli bir nitelik ve değer üzerinden kurulduğunu gösterir. Nitekim tarihimizde bilinen meşhurlara bakıldığında her birisinin bir mümeyyiz vasfının olduğu görülür. Mesela devlet idaresinde “Fâtih, Yavuz, Kanuni” üçlüsü, mimaride “Mimar Sinan”, ilmiyede “İbn Sina, Harezmî ve Birunî ” felsefede “Farabi”, tasavvufta “İbn Arabî ve Mevlana” musikide “Itri ve Dede Efendi” hatta nüktedanlıkta “Nasreddin Hoca” ilk akla gelenlerdir. Bu meşhurların her birisi bir sahanın üstadı ve zirve noktasını teşkil ettiği için haklı bir şöhrete sahiptirler. Yani bu meşhurların şöhreti liyakatleri sebebiyle toplumdan gördükleri itibarın bir tezahürü, tabiri caizse bir dışavurumudur.

Geçmiş dönemlerde itibar ve şöhret farklı olarak değerlendirilmiş; itibar, halkın rağbetini simgelerken, şöhret kavramı tenkide tabi tutulmuş, hatta ahlâkî bir problem alanı olarak bile değerlendirilmiştir. İtibar, toplumsal ve ahlâkî değerle ilişkilendirilen meşru bir tanınırlık biçimi olarak kabul görmüştür. Şöhret ise bugünkü “ünlü” eşdeğerinden uzak ve içerisinde nitelik barındırdığı halde uzak durulması gereken bir sosyal statü olarak görülmüştür. Düşünce geleneğimizde “şöhret”, çoğu zaman müsbet bir değer olmaktan ziyade, ahlâkî bir risk alanı olarak ele alınmıştır. Tasavvuf literatüründe şöhret, “nefsin en büyük tuzaklarından biri” olarak değerlendirilmiş; görünür olma arzusu, riya ve gösterişle ilişkilendirilmiştir. Nitekim kendisi de bir zamanlar “Molla Said-i Meşhur” olarak anılan Bediüzzaman Said Nursi, kadim tasavvuf geleneği içinde şöhret kavramına ihtiyatla yaklaşmış ve şöhreti “zehirli bala” benzetmiştir. Halkın dilinde gezen “şöhret afettir” veya “şöhret belası” gibi ifadeler, bu yaklaşımın yaygınlığını göstermektedir.  Şöhrete yapılan bu tenkidatın sebebi, kişinin kendi iç değerinden ziyade başkalarının takdirine bağımlı hâle gelmesini ifade içindir. Tanınmak, övülmek ve görünür olmak, ahlâkî olgunluk açısından tehlikeli görülmüş; “halvet ve tevazu” gibi erdemler, şöhrete karşı birer ahlâkî siper olarak düşünülmüştür. Binaenaleyh düşünce geleneğimizde şöhret, başlı başına arzu edilen bir statü değil; çoğu zaman kaçınılması gereken bir durumdur.

Şöhrete mukabil “itibar”, geleneğimizde tanınırlığın meşru ve müsbet biçimini ifade eder. İtibar, yalnızca bilinmek değil; güvenilirlik, haysiyet ve saygınlıkla birlikte anılmak anlamına gelir. Yakın tarihimizde devlet adamlarının “itibar sahibi” olması, âlimlerin ve kadıların “itibarlı” görülmesi, bu kavramın ahlâkî ve kurumsal boyutunu ortaya koyar. İtibar, kişinin kendi fiilleriyle inşa ettiği bir değerdir. Hârici övgüye değil; adalet, doğruluk, liyakat ve sorumluluk gibi erdemlere dayanır. Bu sebeple itibar, kalıcıdır ve toplumsal hafızada süreklilik kazanır. Tarihimizde fertlerin kamu hayatındaki konumu, büyük ölçüde “itibarı” üzerinden değerlendirilmiş; itibar kaybı ise sadece bireysel değil, aynı zamanda ahlâkî bir düşüş olarak görülmüştür.

Hal böyle iken dijital medya ve sosyal ağlar, klasik anlamdaki “şöhret” olgusunu yeni bir forma büründürmüş; “ünlülük” adı altında görünürlük merkezli bir statü üretmiştir. Büyük ölçüde şöhretin seküler ve medyatik bir versiyonu olan ünlülük; beğeni, takipçi sayısı ve etkileşim oranları, tanınırlığın temel ölçütleri hâline gelmiştir. Bu durum, düşünce tarihimizde şöhrete yöneltilen ahlâkî eleştirilerin günümüzde farklı bir biçimde yeniden mâna kazanmasına yol açmaktadır. Herhangi bir niteliği olmayan, ahlâki bir değer taşımayan hatta topluma müsbet bir katkısı olmayan, geçmiş dönemlerin “saray soytarıları” mesabesindeki bazı kişiler parlatılarak farklı bir ambalajla topluma sunulmakta, “sanatçı, şarkıcı, oyuncu, aktivist, yutıbır (youtuber), internet fenomeni” gibi isimler altında reklamları yapılmaktadır. Eski dönem şöhretlerine rahmet okutan bu nev zuhurların hayat tarzları, yemeleri-içmeleri, giyim kuşamları, kolay yoldan paraya ve “üne” kavuşmaları genç nesillere “rol modeli” olarak takdim edilmekte ve özendirilmektedir. Son dönemde kimi uyuşturucu kullanımı ile kimi kumar ve kara para aklama ile kimi fuhuş ve cinsi sapıklık ile hâsılı gayrı ahlâki ve gayrı kanuni işler ile haberlere konu olan bu kişilerin “ünlü” olarak tanımlanması bizatihi ailelerimiz ve cemiyetimiz için tehlike teşkil etmektedir. Üniversitelerin, hatta liselerin mezuniyet programlarına bu tiplerin ciddi meblağlar ödenerek çağırılmaları da umursamazlığın başka bir tezahürü olarak bu meseleye “tüy dikmektedir.”

Hâsılı kelam, pek çok değerlerimiz aşındırılmaya tabi tutulurken bunun yerine müptezel, değer yoksunu, ahlâksız, kalitesiz ve de seviyesiz, aile ve cemiyet yapısını tahrip edecek kavramlar üretilmekte, parlatılmakta ve dijital kanallar ve sosyal medya araçları üzerinden pompalanmaktadır. Buna karşı toplumun tüm kesimlerinin sistematik ve koordineli bir mücadeleye girişmesi; devlet kurumlarının kanun ve nizam yönünden, sivil toplum kuruluşları ile sosyal medya ve dijital kanalların muhteva ve içerik üretme yönünden, akademi, eğitim ve diyanetin müfredat ve programlar üzerinden elbirliği ile çalışması bir mecburiyettir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

ABD HAYDUT DEVLET!

Pazartesi, 05 Ocak 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Venezuela devlet başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasından sonra propaganda amaçlı olarak dünyaya verilen ilk fotoğraflar.

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan ya da BM’nin amaçlarıyla bağdaşmayan başka herhangi bir şekilde davranmaktan kaçınmalıdır.”

BM Şartı Madde: 2/4


Prof. Dr. Mahmut BOZAN

“Hak zıpırındır!” anlayışıyla yarım asra iki dünya harbi sığdıran Batılı ülkeler güya sonunda dünya barışı için Birleşmiş Milletleri (BM) kurdular. Soğuk savaş döneminde güçler dengesi sebebiyle yeni bir dünya harbi çıkmamakla beraber enerji ve hammadde zengini küçük devletlerin başı hiçbir zaman beladan kurtulamamıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra ABD liderliğindeki Batı önce İslâm ülkelerini hedef tahtasına oturtup Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) daha sonra Fas’tan Endonezya’ya kadar halkı Müslüman olan tüm devletleri içine alacak şekilde Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesini (GOP) ilan etti. Bu isimlendirme aslında İslâm ismini açıktan ifşa etmemek için üstü kapalı bir şekilde kullanılmıştı ama asıl hedefin Müslümanlar olduğu belliydi. Nitekim emperyalist güçler Müslüman kelimesini kademeli olarak fundamentalist, cihadist ve en sonunda terörist kelimeleri ile yan yana kullanarak bir kulak aşinalığı ve zihni şartlanma oluşturdular.

11 Eylül 2001 yılında New York’taki ikiz kulelerin meçhul eller tarafından vurulmasından sonra dünya enerji kaynaklarını ele geçirmeye matuf emperyalist plân işlemeye başladı. Afganistan’la başlayan haçlı seferleri, Irak, Libya, Mısır ve Suriye ile devam etti. En nihayet Filistin halkına uygulanan soykırım ve İran saldırısı ile zirveye çıktı. Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle emperyalizmin sömürge haritasına enerji kaynağı zengini yeni devletler dâhil edilmeye başlandı.

3 Ocak 2026’da ABD, Mutlak Kararlılık Operasyonu kod adıyla, Venezuela’nın başkenti Karakas’a hava saldırısı düzenledi. Anlaşıldığı kadarıyla dâhildeki işbirlikçilerin de yardımı ile Amerikan özel kuvvetleri tarafından Nicolas Maduro kaçırıldı. Dünyayı şaşkına çeviren bu haydutluğu ABD ve mevcut Trump hükümeti yaptı. Başka ülkeleri haydutlukla, teröristlikle suçlayan ABD tüm uluslararası hukuku, altına imza attığı Birleşmiş Milletler Şartı’nı[1] da çiğneyerek başka bir ülkeyi fiilen işgal etti. İleri sürülen bahane de “Maduro ve ailesinin narko-terörizm ve kokain kaçakçılığı” iddialarıydı. Bu iddiaları boşa çıkaracak itiraflar “şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler” fehvasınca Trump’ın basın toplantısında “Venezuela’yı biz yöneteceğiz, petrollerini biz işleteceğiz!” gibi ifadelerle ortalığa döküldü. Dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip birkaç ülkeden biri olan Venezüela[2] servetinin zengini olmak yerine mahkûmu haline getirildi. Bu açık haydutluğa karşı BM’ye üye diğer 190 ülke “zayıf bir kınama” dışında ne yapıyor? Maalesef ki hiç bir şey yapmıyor.

Demek BM ve ona bağlı olarak kurulan sözüm ona uluslararası kuruluşlar ABD ve birkaç danışıklı ortağının hesabına çalışan payanda kuruluşlarmış! O halde BM’ye üye olan ülkeler ya fiilen BM üyeliğinden çekilerek daha âdil bir Dünya Parlamentosu teşkil etmelidirler, ya da bu zillet altında zayıf ama zengin kaynaklara sahip ülkeler sıranın kendilerine gelmesine şaşırmamalıdırlar. Diğer yandan ya Uluslararası Adalet Divanı ABD’yi “haydut devlet” olarak yargılamalı, ya da haysiyetleri varsa bu mahkemeyi feshetmelidirler.

Türkiye açısından meseleye bakıldığında ise diğer ülkeler ne yaparlarsa yapsınlar güce tapan bu emperyalistlere karşı Türkiye kendi gücünü tahkim etmeli, savunma sanayiindeki yerlilik oranlarını daha yukarıya çekmeli, yüksek teknoloji hamlesini elektronik harp, siber güvenlik, savunma sanayi, çelik kubbe, nükleer teknoloji, yapay zekâ, gen teknolojisi ve ilaç sanayi gibi sektörler başta olmak üzere her alanda dünyadaki ilk beş ülke arasına sokacak şekilde orta ve uzun vadeli plânlarını devreye sokmalıdır. O zaman hem kendini emniyete almış, hem de dost ve kardeş ülkeler için bir sığınak ve ümit ışığı olmuş olur.

[1] Birleşmiş Milletler (BM) Şartı, BM’nin kurucu belgesi olup 26 Haziran 1945’te San Francisco’da, Uluslararası Örgütlenme Konferansı’nın sonunda imzalanmış ve 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girmiştir. BM Şartı uluslararası hukukun bir aracıdır ve BM Üye Devletleri buna bağlıdır. BM Şartı, devletlerin egemen eşitliğinden uluslararası ilişkilerde güç kullanımının yasaklanmasına kadar uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini kanunlaştırır. Birleşmiş Milletler’in başlıca yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, BM Şartı’na ekli olan ve onun ayrılmaz bir parçasını oluşturan Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne uygun olarak faaliyet göstermektedir. Daha detaylı bilgi için bkz. Birleşmiş Milletler Şartı https://www.un.org/en/our-work/uphold-international-law.

[2] Venezuela’nın 2023 yılı için tespit edilmiş petrol rezervi 303,468 milyar varil, petrol üretimi 636 bin varil/gün; doğalgaz rezervi ise 5,541 trilyon metreküp, doğalgaz üretimi 23,7 milyar metreküptür. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) verilerine göre, Venezuela’nın günlük petrol üretimi 2025 yılı itibarıyla ortalama 1 milyon varil düzeyinde seyrediyor. Venezuela 303 milyar 200 milyon varil kanıtlanmış petrol rezerviyle dünyada ilk sırada yer alıyor. Doğal gaz rezervleri bakımından da dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alan Venezuela, 201 trilyon fit küp (TCF) rezervle küresel sıralamada 8. sırada bulunuyor. Bkz. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-gozunu-diktigi-hazine-venezuela-nin-yeralti zenginlikleri/3733599.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BAKAD YAYINEVİ 6. E-KİTABINI YAYINLADI

Pazar, 04 Ocak 2026 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

BAKAD Yayınevi “BAKAD Günlükleri-5 Türkiye ve Dünya Siyasetine Akademik Bakış” adını taşıyan 6. e-kitabını yayınladı. BAKAD Yayınevi’nin altıncı ve BAKAD Günlükleri serisinin bu beşinci kitabı da, önceki kitaplarda olduğu gibi Türkiye ve Dünyada yaşanan ve ülkemizle alâkadar olan hâdiselerin akademik bakış açısıyla değerlendirilmesini ihtiva etmektedir. Bu kitap, daha öncekilerde olduğu gibi Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği (BAKAD)’nin web sayfasında yayınlanan makalelerin kitaba dönüştürülmesi ile ortaya çıkmıştır. Bir düşünce kuruluşu olan BAKAD siyasi, idari, iktisadi, sosyal ve kültürel konular başta olmak üzere Türkiye ve Dünya gündeminde yer alan önemli meseleler hakkında halkımızı ve akademik çevreleri sağlıklı bir şekilde bilgilendirmeyi temel vazife addetmektedir. Önceki kitaplarda olduğu gibi bu kitapta da yazılar yayın tarihleri ile birlikte verilmiştir. Bunun sebebi hâdiselere önceden konulan teşhisleri göstermek ve yayın politikasının isabet derecesi hakkında bir fikir vermektir. Kitap 16 makaleden meydana gelmektedir. Bu makalelerde 2025 yılı içerisinden yaşanan hâdiseler analiz edilmektedir.

BAKAD Yayınevi e-kitap yayınlamada imkanlarını akademisyenlere ücretsiz olarak açmaktadır. Özellikle lisansüstü tezlerini bastırmamış olanlar Yayınevimizin e-kitap hizmetinden faydalanabilirler.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

2026 MİLADİ YILA GİRERKEN GERİDE BIRAKTIĞIMIZ DÜNYA

Pazar, 21 Aralık 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: https://boutique.lepoint.fr/2025

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Miladi 2025 yılı sona ererken geride nasıl bir dünyanın kaldığı umumiyetle sorulan suallerden birisidir. Öncelikle ifade etmek gerekir ki büyücek bir şehri andıran dünyamızda artık hiçbir devletin bağlantısız ve bağımsız olarak tek başına yaşama imkânı kalmamıştır. Binaenaleyh dünyada bugün var olan devletlerle derecesi farklı olmakla birlikte muhtelif hususlarda bir münasebet mecburiyeti vardır. Bu münasebet bağının etkileme ve etkilenme bakımından iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da bulunmaktadır. Husûsan uluslararası âdil bir hukuk düzeninin bulunmadığı, uluslararası teşkilatların ya işe yaramadığı veya emperyalist güçlere hizmet ettiği bir dönemde manzarayı umumiyenin yürek burkucu olduğunu itiraf etmek gerekir. Meselenin daha yakıcı yanı ise, daha düne kadar Avrupalı devletler tarafından insan yerine konulmayan, gettolara sıkıştırılan ve katliamlara maruz bırakılan Yahudilerin ABD’ye yaslanarak –Alman Şansölyesi J. F. Martin Josef Merz’in tabiriyle- Batılıların “pis işlerini” yapması, Filistinli Müslümanlara soy kırım uygulamasıdır. Ahvali âleme Türkiye penceresinden bakıldığında düne göre daha iyi olduğumuz, yarın ise bugünden daha iyi olacağımız söylenebilir. Bu bir kehanet değildir.

Nitekim resimde de görüldüğü üzere Fransız Le Point dergisi, 2025 Yeni Dünya Düzeni özel sayısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, ABD Başkanı Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte yenidünya düzenine yön verecek dört liderden biri olarak kapak yapmıştır. Kapakta Avrupa Birliğine yer verilmemiş olması manidardır. Kapağa bir savaş uçağı ile uydunun konulması gelecekte mücadelenin hangi alanlarda yoğunlaşacağına bir işaret olmakla beraber ülkelerle bu teknolojiler arasında zımni bir bağlantıya da dikkat çekilmektedir. Türkiye’nin son dönemde uydu ve savunma alanında öne çıkması ve bilhassa İHA, SİHA; TİHA gibi insansız savaş teknolojilerinde liderliğe oynaması, insansız savaş uçağı yapması, Mavi Vatanı ve Gök Vatanı da benzer şekilde ileri teknolojilerle donatması, hava savunma sistemini “Çelik Kubbe” ile taçlandırması bir zamanlar peşin parasıyla bile bize basit bir motor teknolojisini vermeyen Batı dünyasını endişelendirmekte, kim bilir belki de bu kapakla “birilerine” mesaj verilmek istenilmektedir.

Mevcut duruma bakıldığında Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı olması dünya siyasetinde taşları yerinden oynatmışa benzemektedir. “ABD’yi yeniden büyük yapma” parolası ile yola çıkan Trump, Ukrayna’ya yaptıkları yardımların karşılığında 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementine resmi bir anlaşma ile el koymuş, Putin ile yaptığı paylaşım planı mucibince Ukrayna’da Rusya’ya alan açmış, kendisi de Venezuela petrollerine gözünü dikmiştir. Bu iş burada kalmayacak, daha sonra Grönland dosyası raftan indirilecek, bu arada Putin de SSCB’nin 1991 yılındaki dağılmasında terke mecbur kaldığını düşündüğü topraklarda hak iddia edecektir. Bu açıdan Belarus ve Kuzey Kazakistan kendini emniyette sanmamalı özellikle Kazakistan tedbirlerini âcilen almalıdır. Kırım’ın işgalini müteakip Putin’in yaptığı açıklamaları hamaset olarak yorumlayanlar aldandıklarını hadiseler yaşandıkça anlayacaklardır.

ABD milli güvenlik siyaset belgesinde esas rakip ve düşman Rusya değil Çin’dir. Şimdiye kadar da ABD ile Rusya arasında savaştan ziyade perde önünde rakipleşme, perde arkasında paylaşma yaşanmıştır. Malta ve Yalta toplantıları ile 1991 SSCB’nin dağılması esnasında özerk Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını engellemek üzere yapılan ABD-Rusya yakın işbirliği kâfi miktarda örnek sunmaktadır. Hatta Arap Baharı’nın son perdesinin oynandığı Suriye coğrafyasında Türkiye’ye karşı ABD-Rusya işbirliği bile aynı siyasetin tezahüründen başka bir şey değildir. ABD’nin Filistin halkının imhasında İsrail’e verdiği sınırsız destek, Esat döneminde Suriye hava sahasını koruma görevi üstlenen Rusya’nın İsrail savaş uçaklarını görmezden gelmesi de yine aynı siyasetin parçalarıdır.

2025 yılı içindeki diğer önemli hadiselere bakıldığında aşırı şımartılan İsrail’in yakın çevresinde yaptığı taşkınlıklar, ABD ile bir olup İran’ı bombalamalar, Suriye’yi kısmen işgal girişimleri, Suriye PKK’sına destek olma, Yunan ve Kıbrıs Rumları ile ittifaklar tesis ederek güç gösterisinde bulunma dikkati çekmektedir. Diğer yandan ABD’nin kısmi geri çekilme siyaseti ile Avrupa güvenliği meselesinin âciliyet kazanması, Rusya- Ukrayna ateşkesi veya anlaşmasındaki belirsizlikler ve Karadeniz’i ısıtma çabaları öne çıkmaktadır.

Türkiye ise bir taraftan hayat pahalılığı ve enflasyon baskısından kurtulmaya çalışırken diğer taraftan da “Terörsüz Türkiye” siyasetini hayata geçirmeye çalışmakta, bunun en mühim adımı olan Suriye PKK’sını altına imza attığı anlaşmaya uymaya zorlamaktadır. Dâhili siyasette belediyelerdeki yolsuzluklar başta olmak üzere ele alınacak pek çok konu bulunmakla birlikte Türkiye’nin uluslararası ilişkiler bağlamındaki siyasetinin isabetli olduğunu söyleyerek yılı kapatabiliriz.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
  • İLETİŞİM

BİZE ULAŞIN

  • 0 378 228 18 77
  • bakad74@gmail.com
  • http//www.bakad.org.tr

BAĞLANTILAR

Telif Hakkı © 2021 İzmir Web Tasarım İzmir Web Tasarım Tüm hakları saklıdır.

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım & Kodlama ♥  Web Tasarım ©

ÜST Web Tasarım