
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
28 Şubat 2026 günü İsrail ve ABD’nin ani baskını ile öldürülen İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney üzerinden İran siyasi sistemi tekrar tartışılmaya başlandı. Tartışmanın ana konuları genelde iki ana başlık altında toplanmaktadır. Birincisi, Şii mezhebi ve İran’ın anayasasına koyduğu İsnâ-aşeriyye (Caferilik) mezhebidir. İkincisi, Ayetullah Humeyni tarafından bir devlet sistemi olarak kurgulanan Velayeti Fakih müessesesidir. Meseleyi vuzuha kavuşturmadan önce kısa bir tarihi arka plan vermek faydalı olacaktır.
İran tarihte varlığı eski olan milletlerden biri olup, yüzyıllar içinde oluşan bir devlet geleneğine sahiptir. Elam ve Medler ile başlayıp, Ahamenişlerle döneminde küresel bir güce dönüşen, Zerdüşt inancıyla şekillenen ve Acem olarak isimlendirilen Fars milleti, İslâmiyet’le gerçek kimliğini kazanmış, Türk hanedanların idaresinde varlığını bölgede sabitlemiştir. İran tarihi şüphesiz en temel kırılmayı İslam’a geçişle yaşamıştır. 800 yıllık Arap hâkimiyetinden sonra Safeviler Şah İsmail ve Büyük Şah Abbas vasıtasıyla güçlü bir merkezi hükümet kurarak ilk kez devlet kelimesini hanedanlık yerine kullanmaya başlamıştır. Şiiliğin resmi devlet dini olarak kabul edilmesiyle bu durum ideolojik bir çerçeveye oturtularak Acem kimliğiyle birleştirilmiştir. Osmanlı Devleti’nde yaşanan gelişmelere paralel olarak İran’da da meşrutiyet (1905-1909) ilan edilmiş ve ülke ilk anayasasına kavuşmuştur. 1979 yılında Humeyni tarafından gerçekleştirilen “İran İslam Devrimi” ile Pehlevi hanedanı yıkılmış, şahlık rejimi yerine bugünkü siyasi rejimin temelleri atılmıştır. Devrim sonrası batının kışkırtmasıyla başlayan Irak-İran savaşı (1980-1988) her iki ülke için de yıkım olmuş, daha sonra bölge ABD ve İsrail politikalarına göre yeniden şekillendirilmiştir.
İran’ın dini kimliği Şah İsmail iktidarına kadar Sünni İslâm’dır. Şah İsmail, Şiilik mezhebinin üç kolundan Caferilik, Zeydilik ve İsmailiye fırkaları arasında İsnâ-aşeriyye (Caferilik) mezhebinin hâkimiyetini pekiştirmiş, İran kan ve kılıçla şiileştirilmiştir. Uzun yıllar Türk hanedanlar tarafından idare edilen İran 1925 yılında İngiltere’nin desteğiyle Farsi bir aile olan Pehlevi hanedanının hâkimiyetine girmiş ve 1979 yılında Humeyni’nin İslâm Devrimi ile de şahlık rejimi sona ermiştir. Şahlık rejiminin yerine nasıl bir sistem getirdiğini Humeyni, Hükûmet-i İslamî [1] isimli eserinde açıklamıştır.
Bu kısa özgeçmişten sonra şimdi de İran’ın nevi şahsına münhasır siyasi ve idari sistemi olan Velayeti Fakih müessesesini inceleyelim. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Şia’nın devlete bakışında hep ikircikli bir tavır olmuştur. Zira Şia mezhebine göre devleti yönetme hakkı ancak Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin’in neslinden gelen imamlara münhasırdır. Oysa vakıa hiç de öyle olmamış, İran’ı İsnâ-aşeriyye imamları değil Türk hanedanları yönetmiştir. Şia, hilafet yerine imameti savunduğu ve 12. imamın kayıp olduğu inancı gereği devlete mesafeli durmuş ve bir devlet teorisi geliştirememiştir. Bu sebeple devletten uzak durmak, vergi vermemek, ihtilafları kendi içinde çözme yolunu tercih etmiştir. Şia mezhebine tabi olanların tabiri caizse yaşadığı hayal kırıklığı, onların sürekli olarak devletle anlaşmazlık içinde olması sonucunu doğurmuştur. Hatta Anadolu’da yaşanan Alevi isyanlarını ve bu kapsamda Dersim hadisesini de bu anlayışla ilişkilendirmek akla zait değildir. Buna ilave olarak Farsların İslâm’ı kabuldeki müşkilini, milli kimliklerini ve bir şekilde gururlarını kıran Hz. Ömer’e karşı muzmer bir adavet beslemelerini ve bunu Hz. Ali sevgisi şeklinde tezahür ettirmelerini de unutmamak gerekir. İran’ın inanç dünyasında yaşanan bu med ve cezirler nihayet Şia ulemasında makes bulmuş, Ayetullah Humeyni’nin ortaya attığı Velayeti Fakih görüşü ile bugünkü halini almıştır.
Humeyni’nin Velayeti Fakih görüşünü çok kısa olarak şöyle ifade etmek mümkündür. 12 İmamın sonuncusu olan Mehdi kayıptır. Mehdi’nin dönüşüne kadar geçen sürede halkı doğru yola götürecek İslâmi bir yönetime geçilmesi zaruridir. Bunu da kayıp Mehdi veya Mehdi-yi Muntazır gelinceye kadar ona vekâleten bir Veliyyi Fakih üstlenebilir. Bu hususta Şiiler; Usuliler ve Ahbariler olarak ikiye ayrılmış, Humeyni’nin savunduğu görüş (Usuliler) daha sonra diğer görüşü savunanlara galip gelmiştir. Bilindiği üzere Hz. Muhammed (asm)’ın vefatından sonra devleti kimin idare edeceği hususunda yapılan müzakereler, halkın biatıyla seçilecek bir halifede karar kılınmasıyla sonuçlanmış ve Hz. Ebubekir ilk halife olarak devlet idaresini üstlenmiştir. Bu cumhurî sisteme Şia muhalefet etmektedir. Devleti yönetme hakkının seçimle değil, Hilâfeti bir iman esası olarak kabul eden Şia’ya göre Gadiri Hum’da[2] yaşananlara atıfla 12 imama (Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abidin, Muhammed Bâkır, Câferi Sâdık, Musa el Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Cevad, Ali el Hâdi, Hasan el Askeri, Muhammed Mehdi) ait olduğunu savunmaktadır. Yani tüm Müslümanlar üzerinde devleti yönetme hakkı (İmamet) sadece ehli beyte münhasırdır ve 12 imamın uhdesindedir. İmamlar mâsumdur, mürsel nebiler gibidir ve son imam olan Mehdi-i Muntazır âhir zamanda gelecektir. Mehdi gelinceye kadar devleti ona vekâleten Veliyyi Fakih bir Ayetullah yönetecektir.
Bu görüşle Ayetullah Humeyni belki de Şah İsmail’den sonra en müessir şekilde ve bir geleneği farklı bir şekilde tekrarlayarak şeyh postundan şahlık tahtına oturmayı başaran ilk kişidir. İran İslâm Cumhuriyeti sistemini diğer devlet düzenlerinden farklı kılan en önemli birim, Dini Liderlik (Velayet-i Fakih) kurumudur. Rejiminin meşruluk kaynağını Velayet-i Fakih inancı teşkil etmektedir. Son karar verme mercii (Merci-i taklit) olarak Veliyyi Fakih’in tüm güçler üzerinde sıkı bir denetimi vardır. İran Anayasa’sına göre İsnâ-aşeriyye (Caferilik) İran’ın resmi mezhebidir. Onun kaidelerini uygulamak da Mehdi gelene kadar nihai otorite olan Veliyyi Fakih’e (Dini Lider) aittir. İslâmi devletin hükümranlık araçları olarak kabul edilen teşri (yasama), icra (yürütme) ve kaza (yargı) güçlerinin üzerinde Dini Liderin mutlak hâkimiyeti vardır. Dini lider (unvanı Ayetullah, Ruhullah), Meclisi Hobregan tarafından kaydı hayat şartıyla seçilir. Dini liderlik makamı için pek çok vasıflar sayılmış olup bunlardan en dikkati çekenleri; merci-i taklîd olması, fıkıh konusunda yeterli bilgi ve özelliklere sahip olması, İslâm ümmetine rehberlik için gerekli adalet ve takvaya sahip olması, sosyal ve siyasi sahada doğru görüş, yiğitlik ve yöneticilik yeteneğine sahip olmasıdır.
Anayasaya göre dini lider iki kademeli da olsa halk tarafından seçilmektedir. Önce halk, dini liderin seçiminde “ikinci seçmen” olarak görev yapan Meclis-i Hobregan’ı (Uzmanlar Meclisini), Meclis-i Hobregan ise hayatta kaldığı sürece görev yapmak üzere Dini Lideri seçiyor. Meclisi Hobregan’a normal vatandaşlar değil, din adamları seçilmektedir. Dini liderin sahip olması gereken özelliklerin kimde bulunduğunu (Ayetullah ve merci-i taklit olması), kimin bu nitelikleri ve şartları taşıdığını da ancak ehli hibre olan din adamları belirlemektedir.
Humeyni velayeti fakih anlayışını tevhit doktrini olarak yeniden kurgulamıştır. Buna göre en üst otorite Allah’a aittir. Hükmü icra 12. İmam olan Mehdiye ait olup o gelinceye kadar velayeti fakih tarafından vekâleten kullanılacaktır. Siyaset ile din müttehittir. İhtilaflar usuli geleneğine göre içtihatla çözülecektir. İslâmi olmayan yönetimlerle zafere kadar savaşılacaktır. Dini Liderin görev ve yetkileri anayasada belirlenmiştir. Anayasada hâkimiyetin Velâyet-i Fakih’e istinad etmemesi durumunda tüm ilahi meşruiyetini kaybedeceği, binaenaleyh Fakih’in imametinin devamlılığı ile Kayıp İmam döneminde sadece İran halkının değil bütün İslâm âleminin yöneticiliğinin Dini Lider’in yetkisinde olduğu, Enbiya/92 ayet-i kerimesi hükmünce bütün Müslümanlar tek bir ümmet olduğu, İslâm dünyasının siyasi, iktisadi ve kültürel birliği gerçekleşinceye kadar mücahede edileceği belirtilmiştir (Anayasa 11. Madde). Velâyet-i Fakih, Mehdi’nin gaybet döneminde yasama ve egemenlik hakkına sahip tek kişi konumundadır (Anayasa 5. Madde). Uzmanlar Meclisi tarafından ömür boyu seçilen Veliyyi Fakih, İslâmi olsun-olmasın her şeyin yorumundan mes’uldür. Otoritesi ve yetkisi o kadar geniştir ki, almış olduğu kararlardan dolayı herhangi bir makama veya meclise değil sadece Allah’a karşı sorumludur. Velâyet-î Fâkih İran’daki en güçlü kurum olup Cumhurbaşkanı ve hükümetin icra gücü de Veliyyi Fâkih’in gücü ile sınırlandırılmıştır. Bu kapsamda Dini lider Şûrây-ı Nigehban’ın (Anayasayı Koruma Konseyi) üyelerini atama ve azletme, mahkûm affı, savaş ilanı, cumhurbaşkanı adaylarını onaylama veya reddetme, Devrim muhafızlarının ve silahlı kuvvetlerin komutanlarını atama ve azletme, tüm ülkedeki Cuma imamlarını tayin ve İslâm Cumhuriyet’inin ana stratejisini tespit etme yetkilerini de haizdir.
Tablo 1: İran İslâm Cumhuriyeti Devlet Teşkilatı

Tablo 1’e bakılarak İran’da mevcut sistemin millet iradesini temsilen seçimle belirlendiği gibi bir zehaba kapılmamalıdır. Zira seçmenlerin kimi seçeceği, yani aday belirleme yetkisi Dini Lider’in atadığı Şûra’yı Nigehbanı Kanunu Esasi’nin elindedir. Anayasayı Koruma Şûrası denilen bu yapının 6 üyesi doğrudan, diğer 6 tanesi ise yüksek yargının teklifi ve Meclis’in tasdiki ile dolaylı olarak Dini Lider tarafından seçilmektedir. Neticede Anayasayı Koruma Şûrası, seçimle gelen Cumhurbaşkanını, danışma meclisi niteliğinde olan Meclisi Şûrayı İslami üyelerini ve Dini Lideri seçme yetkisini haiz olan Meclisi Hobregan (Uzmanlar Meclisi) üyelerini belirlemede tek merci olarak hareket etmekte ve istenilmeyen kişilerin adaylığını reddetmektedir. Hülasa olarak Dini Lider’in istemediği hiçbir kimse seçime girmek değil, aday bile olamamaktadır. Kaydı hayat şartıyla seçilen ve Allah’tan başka hiçbir kimseye ve kuruma hesap verme sorumluluğu olmayan, üstelik masumiyeti tescillenmiş, Mehdi vekili bir kişinin yönettiği devlete isim bulmak ve siyasi ve idari sistemini tarif etmek kolay olmamakta, bu sebeple İran siyasi sistemi “nevi şahsına münhasır” otoriter bir rejim olarak adlandırılmaktadır.
İran İslâm Cumhuriyeti kurulduktan sonra öncelikle diğer İslâm ülkeleriyle münasebetlerinde soğukluklar yaşamaya başlamıştır. Zira İran Anayasasının 11. Maddesinde; “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir ve ben Rabbinizim, bana ibadet edin” (Enbiya/92) âyet-i kerimesi hükmünce bütün Müslümanlar tek bir devlet çatısı altında toplanmakta ve idaresi de “Mehdi vekili Dini Liderin” uhdesinde kalmaktadır. Diğer İslâm ülkelerine de bu Dini lidere biat etmekten başka yol kalmamaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti kendisini “İslâmi devletlerin uyuşması ve birleşmesi temeline genel siyaseti yerleştirmek ve İslâm dünyasının siyasi, iktisadi ve kültürel birliği gerçekleşinceye kadar sürekli çaba harcamakla vazifeli” addetmektedir. Bu anlayışla İran bölgedeki komşularına devrim ihraç etme siyasetini takip etmeye başlamış, özellikle bünyesinde Şii nüfus bulunduran Irak başta olmak üzere çevre ülkelere nüfuzunu yaymaya çalışmıştır. Bunun sonucunda Batı tarafından kışkırtılan Irak ile İran arasında iki tarafın da kaynaklarını tüketen bir savaş yapılmış (1980-1988), ecnebi silah şirketlerine epey bir para aktarıldıktan sonra nihayet savaş sona ermiş, harbin sonunda iki devlet de eski sınırlarına çekilmiştir.
İslâm dünyası ile kavgalı olan İran, uluslararası siyasette Rusya ile yakın işbirliği geliştirmekte, Şanghay İşbirliği Teşkilâtına üye olarak da daha geniş bir ittifak sahası temin etmeye çalışmaktadır. Kendi güvenliğini sağlamak için Batılı ülkelerin yaptığı gibi vekil fırkalar üzerinden tehditleri dışarda karşılama ve korkutma siyaseti izlemektedir. İran siyasetine hizmet eden en etkili güç Pasdaran denilen devrim muhafızları ordusudur. Humeyni tarafından 1979’da kurulan Pasdaran’ın yaklaşık 125.000 askeri bulunmaktadır. Pasdaran’ın harici operasyonları ise Kudüs gücü tarafından icra edilmektedir. Öldürülen Kasım Süleymani, Kudüs Gücünün Irak, Suriye ve Lübnan’daki Şii milislerin saha komutanıydı. İran’ın vekil güçlerinden birisi de Hizbullah’tır. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri arasında Lübnan Suriye ve Irak Hizbullah’ı, Bedir Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah bulunmaktadır.
Diğer bir vekil güç olan vebünyesinde 76 silahlı grup barındıran Haşdi Şabi ise Pasdaran’a bağlı olarak hareket eden IŞİD türü yağma, tecavüz ve kıtal yapan bir milis gücüdür. Irak ve Suriye’de faaliyet göstermektedir. Son dönemde Haşdi Şabi Irak ordusuna resmen dâhil edilerek meşrulaştırılmıştır.
Bugün Siyonist tahrikle operasyonlara maruz kalan İran’ın geçmişte yaptıklarına bakıldığında maalesef iyi bir sicili bulunmamaktadır. İran, ABD’nin bölgede İsrail üzerinden yaptığı operasyonları jeopolitik açıdan ülke dışında karşılamak için Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de nüfuz bölgeleri oluşturmuş, bu bölgelere de kendisine vekâleten savaşacak milis kuvvetleri yerleştirmiştir. Böylece vekil güçler üzerinden operasyonlar yapabilmiş, gerektiğinde de yine onlar üzerinden pazarlık masalarına oturmuştur. İran milis güçleri üzerinden Türkiye’yi de tehdit etmiş, ayrıca PKK’ya gizli-açık verdiği destekle de ABD ve İsrail ile dolaylı işbirliğine gidebilmiştir. Azerbaycan-Ermenistan harbinde Ermenistan’ı destekleyen İran bölgeye PKK teröristlerini sevk etmekten çekinmemiştir. Türkiye ile Orta Asya Türk devletlerini birbirine bağlayan Zengezur koridoruna şiddetle karşı çıkan İran Azerbaycan’ı tehdit etmiş, Türkiye’nin sert tavrı sebebiyle geri çekilmiştir. ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı ciddi bir cevap veremeyen İran, sudan bahanelerle Pakistan’ı füzelerle vurabilmiştir. İran sıkışık hallerinde İslâm ülkeleri ile dostane ve Batı ile arası iyi olduğu hallerde ise hasmane siyaset gütmeyi şiar edinmiştir. Tüm bunlara rağmen bugün gelinen noktada İran Hıristiyan ve Yahudi koalisyonu olarak tanımlanabilecek bir gücün yani ABD ve İsrail’in doğrudan saldırısı altındadır. Avrupalı devletlerin kahir ekseriyeti de bu saldırıyı desteklemektedir.
Netice olarak genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında İslâm dünyasını siyasi bir güç olmaktan uzak tutmaya çalışan ABD liderliğindeki Batılı güçler, Müslümanlar arasında ihtilaflar çıkarmak, mevcut anlaşmazlıkları derinleştirmek ve Siyonist İsrail ile geliştirdikleri simbiyotik ilişki üzerinden çevre ülkeleri zayıflatmak şeklinde bir strateji uygulamakta, buna ilave olarak da bölgedeki başta petrol ve gaz olmak üzere hammadde kaynaklarını sömürmektedir. Bu stratejinin şimdilik son halkası İran’dır. Umulur ki başta İran olmak üzere İslâm ülkeleri dost ve düşman tarifinde yanılgıya düşmesinler. Bu hususta Türkiye’nin barışı, sulhu ve işbirliğini esas alan siyasetinin numuneyi imtisal olduğunu tüm ehli insaf kabul edecektir.
[1] Bkz. Ruhullah Humeyni (1979). İslam Fıkhında Devlet, (Ter. Hüseyin Hatemi),Düşünce Yayınlarıhttps://www.nadirkitap.com/islam-fikhinda-devlet-ayetullah-humeyni-kitap9975981.html.
[2] Şia inancına göre Hz. Muhammed’in (asm) Veda Haccı dönüşü 17 Mart 632’de Mekke-Medine arasında Gadir-i Hum denilen bir mevkide Hz. Ali’yi kendisinden sonra veli/halife olarak ilan ettiği tarihi hadisedir. Ehlisünnet ise Hz. Peygamber’in (asm) Kitap ve sünnete ittiba ile Hz. Ali ve ehli beyt muhabbetini teyit ettiği bir hadise olarak değerlendirir. Daha detaylı bilgi için bkz. Cemal Sofuoğlu (1983). Gadir-i Hum Meselesi, , Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 26 Sayı: 1. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2567626



