
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
ABD ile İsrail’in 28 Şubat 2026 tarihinde ani bir şekilde İran’a saldırması ile başlayan savaş Batı’nın çirkin yüzünü bir kere daha gösterdi. Zira bu saldırı ABD ve İran arasında başlatılan müzakereler esnasında gerçekleşti. Yani müzakere süreci plânlanmış olan saldırıları örtmek için kullanıldı. Mizansen olarak kullanılan müzakerelerin konusu ise İran’ın nükleer programını sona erdirmesi teşkil ediyordu. Ancak ABD, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını ve elindeki yüksek düzeyli zenginleştirilmiş uranyum stokunun ülke dışına çıkarılmasına ilave olarak balistik füzeleri de müzakere kapsamına dâhil etmeye çalışarak işi yokuşa sürmüş ve böylece İran’ı gafil avlamıştır. Diğer bir kuvvetli rivayete göre ise müzakerelerden rahatsız olan İsrail, Yahudi lobisini kullanarak bir oldu-bitti ile ABD’yi savaşa sürüklemiştir. İkinci ihtimal akla daha yakın gözükmektedir. Zira Siyonist Yahudilerin “arzda fesat çıkarması” mücerreb ve tarihi bir hakikattir.
Sebep her ne olursa olsun Ramazan ayında Müslüman bir ülke bir Yahudi-Hıristiyan koalisyonu tarafından vurulmaktadır. Tıpkı Afganistan’ı, Irak’ı, Libya’yı ve Suriye’yi sair İslâm ülkelerini vurdukları gibi. SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan tek kutuplu dünya siyasetinde ABD liderliğindeki Batı’nın Müslümanları yeni tehdit unsuru olarak düşmanlaştırmaları ve geliştirdikleri Büyük Ortadoğu Projesi gibi stratejilerle ezmeye çalışmaları meselenin yeni ortaya çıkmadığını göstermektedir.[1]
ABD-İsrail koalisyonu ile İran arasındaki bu harbin mahiyeti, klasik anlamda yalnızca iki taraf arasında gerçekleşen konvansiyonel bir savaş değildir. Bu savaş çok katmanlı bir jeopolitik mücadele olarak değerlendirmelidir. Birinci olarak bu savaş bir jeopolitik güç mücadelesidir. İran, bölgesel güç olma stratejisi izlerken; ABD’de uzun süredir bölgedeki düzenin başta İsrail olmak üzere kendi müttefikleri lehine sürmesini istemekte ve İran’ın enerji kaynaklarını tıpkı Venezuela’da yaptığı gibi ele geçirmeyi plânlamaktadır. İsrail ise “arzı mev’ud” hayalleri açısından İran’ın bölgesel nüfuzunu ve askeri kapasitesini hayati bir tehdit olarak görmektedir. İsrail’in bu husustaki en büyük korkusu Türkiye olmakla birlikte konu İran olduğu için şimdilik bu mesele mevzu hârici tutulmuştur.
İkinci husus, Şah döneminde ABD’nin desteği ile başlatılan Almanya’nın katkısı ile sürdürülen ve Şii-İslâm Devrimi ile engellenmeye çalışılan İran’ın nükleer program meselesidir. Nükleer silaha sahip olan İsrail ve ABD, İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemeye çalışmaktadır. İran ise programının sivil amaçlı enerji ve teknoloji için olduğunu savunmaktadır.
Üçüncü husus ise terör örgütleri kuran, onlar üzerinden asimetrik savaşlar başlatan ABD ve arkasındaki batılı ülkelerin kendileri gibi davranan İran’ın Haşdi Şabi, Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi vekâlet güçleri üzerinden yaptığı mücadeleyi engellemek ve İsrail’i korumaktır.
Bölgeye yayılma riski taşıyan bu savaşın ortaya çıkaracağı enerji krizi ve bunun üzerinden artacak olan petrol ve doğalgaz fiyatları da meselenin başka bir boyutunu göstermektedir. Belli ki ABD bu savaşla bölgeden petrol tedariki yapan Çin’i sıkıştırmak istemektedir. Müzakereler esnasında İran’la müşterek tatbikatlar yapan ve İran’ı teşvik eden Rusya ve Çin’in bu savaşta İran’a destekleri öldürülen dini lider Hamaney ve diğer devlet adamları için “taziye” ile sınırlı kalmış gibi gözükmektedir.
Bu savaşta İran dostlarını arttırmak yerine ABD üstleri bulunduğu ve bu üstlerden kendisine saldırıldığı gerekçesiyle Körfeze dizilen komşularını vurmakta ve husumeti çoğaltmaktadır. Hatta barış müzakereleri için en büyük gayreti gösteren Türkiye’ye balistik füze ve nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil eden Azerbaycan Türklerini nazarı dikkate almadan kendi topraklarından Nahcivan’a dron gönderebilmektedir.[2] Ancak devlet bütünlüğü ağır yara alan ve şirazesinden çıkan İran’da, İsrail ve ABD’nin maniplasyonları başta olmak üzere her türlü ihtimalin imkân dâhilinde olduğu da kabul edilmelidir.
ABD-İsrail ve İran savaşının Türkiye için muhtemel tehlikeleri ise Suriye ve Irak’ta yeni istikrarsızlıkların ortaya çıkmasıyla “terörsüz bölge” politikasına zarar verme, yeni göç dalgalarına maruz kalma, ticareti ve ekonomiyi menfi yönde etkileme ihtimalidir. İran’ın savaşı bölgeye yayma amacıyla yakın çevresine yaptığı saldırılar ABD üzerine baskıdan ziyade İran’a husumet olarak geri dönmektedir.
Sonuç olarak mağdur olan, saldırıya uğrayan ve sürekli zarar gören Müslümanlar, saldıran ve sömürenler Batılı ülkelerken çeşitli bahanelerle sadece Müslümanları suçlamak hakkaniyetli değildir. Ancak Müslümanların da âdil yönetimler kurmak, zulme ve haksızlığa meydan vermemek, icmayı ümmet karşlığı olan meclisler teşkil ederek, kararlarını meşveret ve şûra ile almak ve ittihad-ı İslâm siyasetini takip etmek gibi mükellefiyetleri vardır.
[1] Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Bozan, M. (2025). Büyük Ortadoğu Projesi İran’a Dayandı, BAKAD Günlükleri-5. https://www.bakad.org.tr/wp-content/uploads/2025/12/BAKAD_Gunlukleri_-_5.pdf
[2] Türkiye ve Azarbeycan’ın İran’ı sert bir şekilde ikaz etmesi ve mütekabiliyet tehdidi üzerine İran, Türkiye’ye atılan füzeyi kendilerinin atmadığını söylemiştir. Nahcivan Havalimanına düşen dronla ilgili de İran topraklarını kullanarak İsrail’in atmış olabileceğini, binaenaleyh “dronlardan sorumlu olmadıkları” yolunda açıklamalar yapmış ve bu işten menfaatleri olmadığını açıklamıştır. Bu sözlerinin ne kadar doğru olduğunun izah ve teyit edilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan ABD veya İsrail’in dron ve füzelere müdahale etme veya yönlendirme hususunda bir etkilerinin olup-olmadığı da tartışılmaya başlanmıştır.



