Bakad

  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • HAKKIMIZDA
    • YÖNETİM
    • MİSYON
    • VİZYON
    • DEĞERLER
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
    • Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi (USOBED)
    • Uluslararası Batı Karadeniz Mühendislik ve Fen Bilimleri Dergisi (UMÜFED)
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
    • HABERLER
    • KONFERANS
    • SEMPOZYUM
    • PANEL
    • SEMİNER
  • İLETİŞİM
  • Ankara Web Tasarım
  • Genel
  • Kategori Arşivi "Genel"
  • Sayfa 3
15 Mayıs 2026

Category: Genel

ANTALYA DİPLOMASİ FORUMU-2025

Cumartesi, 12 Nisan 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: Anadolu Ajansı

Prof. Dr. Mahmut Bozan

Yazıya, Osmanlı Ahrar Fırkası’nın kurucusu da olan Prens Sabahaddin’in savunduğu “Teşebbüs-ü Şahsi, Adem-i Merkeziyet ve Tefrik-i Vezaif” fikrinin her ne kadar döneminde “zamansız” olduğu tenkidine maruz kalmış olmakla birlikte, çok da yabana atılacak bir fikir olmadığını hatırlatarak başlamak isterim. Antalya Diplomasi Forumu ile ne alâkası var diye düşünülebilir. Önce Prens Sabahaddin’in görüşünü kısaca şerh edelim, sonra Forumla olan bağlantısına geçelim. Müteveffa Dâmat Sabahaddin, Edmond Demolins üzerinden dâhil olduğu Le Play ekolünün bir temsilcisi olarak devlet merkezli iktisadi yapı yerine teşebbüs-ü şahsi yani özel teşebbüsün ön alacağı bir iktisadi sistemi savunuyordu. Adem-i merkeziyet fikriyle, her türlü hizmetin merkezi devlet eliyle verilmesi yerine idari yerinden yönetim anlayışı ile mahalli idareler tarafından yerine getirilmesi; tefrik-i vezaif düşüncesi ile de merkezi idare ile mahalli idarelerin vazifelerinin ayrılması gerektiği kanaatindeydi. Buna mukabil o dönem iktidarda olan İttihat ve Terakki Fırkası ise merkeziyetçi ve devletçi görüşlere sahipti.

Cumhuriyetle birlikte iktidarı alışık olduğu usullerle ele geçiren İttihat Terakki, Halk Fırkası olarak arzı endam edecek; Batıcı, devletçi, ladini ve totaliter siyaseti ile değil şahsi teşebbüsleri yeşertmek, kendi anlayışına uygun olmayanların da yaşamasına müsaade etmeyecektir. Bu uzun ve acılı bir hikâyedir. Kestirmeden soracak olursak, Nuri Demirağ’ın Tayyare Atölyesine ne olmuştur? Türkiye’nin ilk uçağı VECİHİ K-6’yı üreten ve ülkenin ilk sivil uçuş mektebini kuran Vecihi Hürkuş nasıl bir akıbete uğramış, silah ve mühimmat imaleden Nuri Killigil nasıl bir suikasta kurban gitmiş, Şâkir Zümre’nin Türk Sanayi-î Harbiye ve Madeniye Fabrikası neden kapatılmıştır? İşte bu soruların cevabı tek partili cumhuriyet döneminin her şeyi kontrol altında tutan ve istemediği hiçbir şeye müsaade etmeyen totaliter yapısında aranmalıdır. Bu anlayış, demokrasinin vesayet altına alındığı darbe dönemlerinde de sadece partileri kapatmakla iktifa etmeyecek, vakıf, dernek ve sendikaları da ortadan kaldıracaktır. İşte Türkiye’nin ayaklarına vurulan bu prangalar yüzünden ülkemiz bir türlü olması gerektiği yere ulaşamamıştır. Vakıa Menderes, Demirel ve Özal gibi halkın oyuyla iktidara gelen idareciler kapalı iktisadi yapıyı dışa açmaya çalışmışlar ancak darbelerle, öldürmelere veya pasifleştirmelere muhatap olmuşlardır.

Bu oyun ancak Türkiye için uzun sayılabilecek R. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı ile sona erebilmiştir. Bunun neticesi olarak Türkiye de iktisadi ve siyasi organizasyonlar ortaya çıkmaya başlamış ve bir kısmı küresel bir boyut kazanmıştır. İşte Özal’ın kurduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Erbakan’ın kurduğu D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Erdoğan’ın re-organize ettiği Türk Devletleri Teşkilatı böyle ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyetin devlet teşvikiyle beslenmiş, boynu nazar boncuklu şişman ev kedilerinin 100 milyonluk iç pazara bir yerli arabayı bile çok gördükleri, Batı sermayesinin acenteciliği ve “yap-sat”çılığı dışında hiç birşey yapmadıkları bu zaman zarfına mukabil son 20 yılda savunma sanayiinde kara, deniz ve havada sayıya gelmez yüksek teknoloji donanımlı ihalar, sihalar, tihalar, milgemler, kızılelmalar, altaylar vb. yüzakı eserler ortaya çıkmış, Bayraktarlar başta olmak üzere Anadolu’da ortaya çıkan yeni kahramanlar Demirağ, Hürkuş, Killigil ve Zümre’lerin yerini almışlar ve ideallerini hayata geçirmeye, TÜBİTAK’ından Aselsan’ına, Havelsan’ından Roketsan’ına kadar ülkeyi başrol oynamaya aday eden müesseseler gövde gösterisi yapmaya başlamışlardır. Bu arada sürüncemede kalan araba utancı da TOGG’la silinip atılmıştır.

Kendilerini garblılaşmaya adayan önceki devlet başkanlarının ise bolca aidat ödedikleri Batılı kuruluşlara üye olmaktan ve onların yönetim ve kurallarını uygulamaktan öte bir gayretleri olmamıştır. Bugün bile Türkiye yaklaşık 39 uluslararası kuruluşa üyelik aidatı ödemekte fakat sembolik bir-ikisi hariç hiçbirinin yönetici koltuğunda oturmamaktadır.[1]

Batılı ülkeler tarafından teşkil olunan bu kuruluşlar ekonominize not verir, üniversitelerinizin sırasını belirler, insan haklarının veya kadın haklarının ne durumda olduğu hususunda karne dağıtır, tahrip ettiği çevre için enva-i çeşit yeşil ve dahi çevreci organizasyonlar icad eder, konferanslar düzenler. Bizim aydınlarımızın önemli bir kısmı ise oralara çağırılmayı ayrıcalık zanneder, -aslında biraz da aynaya bakarak- “biz adam olmayız” kompleksi ile halkını küçümser, fasit mukayeseler ile umutsuzluk yayar(dı). İşte bazı akademisyen, gazeteci ve iş adamlarının katılmakla öğündüğü Dünya Ekonomik Forumu bunlardan birisiydi[2]. Her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan bu forma 2009 yılında dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da iştirak etmiş ama Şimon Peres’e cevap vermesini engellemeye çalışan moderatörü daha sonra meşhur olacak “one minute!” sözü ile azarlamış, “bir daha da Davos’a gelmem!” diyerek salonu terk etmişti.

Gerçekten de Tayyip Erdoğan sözünü tutmuş ve Davos’a hiçbir zaman gitmemiş, Ancak Davos’un daha iyi bir formunu Türkiye’de kurmuş, Dışişleri Bakanlığı tarafından organize edilen Antalya Diplomasi Formu böyle ortaya çıkmıştır. İlki 18-20 Haziran 2021’de Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Covid pandemisinin yaygın olduğu bir dönemde fiziki iştirakle gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Formu, “beşikte konuşan bebek” mucizesinden mülhem küresel diplomasiye adımını atmıştır. İkincisi 11-13 Mart 2022 tarihlerinde Diplomasiyi Yeniden Kurgulamak temasıyla gerçekleştirilmiştir. 17 devlet ve hükümet başkanı, 80 bakan ile 39 uluslararası teşkilatın üst düzey temsilcisinin de aralarında bulunduğu 3 bin 260 konuğun katıldığı Forum’da, dünyadaki her üç dışişleri bakanından birinin hazır bulunması Forum’un kısa süre içinde uluslararası düzeyde ulaştığı itibarın da göstergesi olmuştur.

Antalya Diplomasi Forumu’nun üçüncüsü Krizler Döneminde Diplomasiyi Öne Çıkarmak ana temasıyla 1-3 Mart 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve Forum’a 19 devlet başkanı, 73 bakan ve 57 uluslararası temsilci olmak üzere 4 bin 500’e yakın katılımcının iştirak etmiştir. Süregelen savaşlar, terörizm, düzensiz göç, yabancı düşmanlığı ve İslâm karşıtlığı, iklim değişikliği, doğal afetler ve pandemiler, genişleyen sosyo-ekonomik uçurumlar gibi konular yanında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde “Gazze Temas Grubu” paneli gerçekleştirilmiş, Filistin meselesi ve Gazze’de yaşanan katliamın durdurulması için girişimler, çabalar gündeme getirilerek daha geniş bir farkındalık sağlanmaya çalışılmıştır.

Bu sene 11-13 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilmekte olan Antalya Diplomasi Forumu’nun ana teması ise Ayrışan Dünyada Diplomasiyi Sahiplenmek olarak belirlenmiştir. Foruma 155 ülkeden 20’den fazla devlet ve hükümet başkanı, 70’den fazla dışişleri bakanı ve bakan, 60’dan fazla uluslararası kuruluş temsilcisi ile aralarında akademisyen ve öğrencilerin de bulunduğu altı bini aşkın misafirin katıldığı ve oldukça kalabalık bir medya ve gazeteci tarafından takip edildiği bildirilmiştir (https://antalyadf.org/adf-2025/). Yapılan forumlardaki tüm konuşmalar ve gerçekleştirilen oturumlar Antalya Diploması Forumu web sayfasından (antalyadf.org) takip edilebilir.

Bir fikir vermesi açısından Antalya Diplomasi Forumu (ADF) ile Dünya Ekonomik Forumu (DEF) arasında kısa bir mukayesenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

  • Birincisi, Davos DEF, 54 yıllık bir geçmişe sahipken ADF sadece 4 yaşındadır.
  • İkincisi, DEF İsviçre’nin ulaşımı zor bir dağ kasabasında sadece zenginlerin, patronların, sömürenlerin ve biraz da fakir ülkelerin yolluk ve yevmiyeli yöneticilerinin katıldığı, propaganda ve reklam yanı ağır basan, medyatik unsurların öne çıktığı ve küresel medya organlarının yönlendirmelerine maruz kalındığı, “istenmeyen” sesler çıktıkça da “one minute” örneğinde olduğu gibi bastırıldığı bir platformken, ADF ise herkesin ulaşabildiği, fikirlerini sansürsüz söyleyebildiği, dünyanın gerçek problemlerinin ortaya konulduğu ve rahatlıkla tartışıldığı demokratik bir zemin oluşturmaktadır.
  • Üçüncüsü, Davos DEF’de gündem dünyanın gerçekleri değil, küresel güç odakları, sömürgen ve buyurgan çevreler tarafından sun’i olarak belirlenirken, ADF’de dünyada yaşanan, herkesin gördüğü, çözüm aradığı gerçek problemler gündem oluşturmaktadır. Bu sebeple de sadece mazlum, mağdur ve sesi duyulmayanlar değil vicdan sahibi her kesimden ADF’ye büyük bir teveccüh ve rağbet oluşmaktadır.
  • Dördüncüsü, artık bir şehre dönüşen dünyamızda problem olanlar, kaos ve kavga çıkaranlar, güç dışında hak-hukuk ve kural tanımayanlar, üstelik de kendilerini modern, çağdaş, demokrat, temel hak ve hürriyetlere saygılı ilan ettikleri halde problemin kaynağı olanların teşhir edilmesi için Davos gibi tuzu kurular platformuna değil, soykırıma uğrayan, öldürülen, ülkesi yağmalanan, tehdit edilen ve kurtuluş ümidi arayanların sesinin duyurulacağı Antalya Diplomasi Formu gibi tabii ve hür zeminlere ihtiyaç vardır. Bu sebeplerle de ADF sadece 4 senede 54 yaşındaki DEF’yi gölgelemeye başlamıştır. Gelecek yıllarda bu durum daha açık bir şekilde görülecektir.

Bu kısa mukayeseden sonra biraz da Antalya Diplomasi Forumu’na ilişkin gözlemlerimizi ifade edelim;

11 Nisan 2025 saat 15:30’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan kısa, öz, amma oldukça etkili bir açış konuşması ile Forum’un amaçlarını ortaya koymuş ve ADF’nin marka değerinin artışını, “jeo-stratejik konumu gereği Türkiye’nin krizlerin tam kalbinde, gerilimlerin orta yerinde, ama çözümün de merkezinde duran bir ülke” olmasıyla açıklamıştır. Daha sonra kürsüye gelen Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan başta Gazze’deki soykırım ve İsrail terörü, Lübnan ve Suriye’nin güvenliği ve yeniden yapılanması, Rus-Ukrayna harbi ve ABD’nin başlattığı küresel ekonomik savaş başta olmak üzere diplomasinin çözüm aradığı tüm meseleleri içine alan kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır. İsrail’in neden bir terör devleti olduğunu hem salondakilere hem de medya üzerinden tüm dünyaya ilan etmekle kalmamış, İsrail zulmüne arka çıkanların da aynı suçun şerikleri olduklarını ve en az terörist İsrail kadar suçlu olduklarını kayda geçirmiştir. Adeta salondakilerin ve muhtemelen de tüm televizyonlardan takip edenlerin vicdanının sesi olmuş, yapılan alkışlamalar sanki Erdoğan ile salon arasında canlı bir diyaloğa dönüşmüştür.

Antalya Diplomasi Formu ile ilgili genel intiba, kapsayıcı, eşitlikçi, hür fikirli, katılımcı, değerlere, ahlâka ve hukuka dayalı, problem çözme temelli ve ihtiyaçların ortaya çıkardığı bir uluslararası zemin olduğu yönündedir. İlave olarak da hep bu tür forumların dışarısında kalan ülkelerin ve özellikle de İslâm ülkelerinden iştirak edenlerin kendilerini Antalya’da evlerinde gibi hissetmeleridir.

Hasılı, soğuk savaş döneminin kurumlarının iflas ettiği ancak yeni dönemin yapılarının da henüz ortaya çıkmadığı bir ara dönemdeyiz. Bu geçiş döneminin fırsat ve tehditlerini kim daha iyi hesaplar ve kim siyaset ve stratejilerini ona göre geliştirise gelecek dönemin en çok kazananı da o olacaktır. Türkiye sesi olduğu hakkaniyetin, insafın, vicdanın ve aklın gereği olarak bölgede barışı inşa etmeye adaydır. Osmanlı döneminde ortaya koyduğu iyi uygulama örnekleri üzerinden de daha âdil bir dünya düzeninin kurulabileceğini savunmaktadır. İşte Antalya Diplomasi Formu bir ortak akıl olarak bu umut ve câzibenin merkezi rolünü oynamaktadır.


[1] Konuyla ilgili bkz. Bozan, M. (2023). Birleşmiş Milletlerde Demokratikleşme Sorunu, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2970045

[2] Dünya Ekonomik Forumu 1971 yılında Prof. Dr. Klaus Schwab tarafından İsviçre’nin Davos kasabasında Avrupa Yönetim forumu olarak kurulmuş, 1987 yılında adı Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir. Önceleri ekonomik alanda sermaye çevrelerinin tartıştığı bir platform iken 1974 yılından itibaren devlet adamlarının ve siyasetçilerin de davet edilmesiyle bugünkü halini almıştır. Bkz. https://www.weforum.org/about/world-economic-forum/

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

CHP’DE NELER OLUYOR?

Salı, 25 Mart 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Anadolu Ajansı: “Ekrem İmamoğlu İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı.”

Prof. Dr. Mahmut Bozan

Cumhuriyet Halk Partisi cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetse bile mahalli idare seçimlerinde büyük bir başarı göstererek adeta yerel yönetimlerde iktidar oldu ve birinci parti konumuna geldi. İlk defa AK Parti ikinci sıraya düştü. Mahalli idare seçimlerinde üst üste iki defadır İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Adana’nın da içinde bulunduğu büyükşehirleri kazanan CHP büyük bir güven patlaması ile gözünü cumhurbaşkanlığına dikmiş ve seçimi kaybetmekle birlikte 2. Tura bırakmayı da başarmıştı. Bu siyasi başarının analizleri önceki yazılarda yapıldığı için burada tekrara gidilmeyecektir. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel başkanlığından düşürülmesi ve Özgür Özel’in CHP’nin başına geçmesi ile yeni bir dönem başlamış oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığını daha bir dillendirir oldu ve bunu yeni Genel Başkan Özgür Özel’in ağzından ilan ettirdi. İmamoğlu’nun vesayeti altında olduğu suçlamaları altında Özgür Özel daha da ileriye giderek gelecek cumhurbaşkanlığı seçimleri için CHP delegelerinin önüne sandık koyup İmamoğlu’nu “tek aday” yapmaya kendini mecbur hissetti. Her ne kadar Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş “Daha cumhurbaşkanı seçimine 3 yıl var, biz işimize bakalım, kamuoyu yoklamalarında benim oyum daha fazla çıkıyor bu erken sandık koyma işini doğru bulmuyorum” dese de pek dikkate alınmadı.

Ancak hizipler partisi olan CHP’den muhalifler önce Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının sahte olduğu yönünde yargıya şikâyette bulundular. Durum incelendiğinde işin ciddi olduğu anlaşıldı ve Ekrem İmamoğlu ile beraber 28 kişinin diploması ‘yokluk’ ve ‘açık hata’ gerekçesiyle İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edildi. Hazırlanan raporda YÖK tarafından tanınmayan bir özel üniversiteden Devlet üniversitesine yatay geçişte yapılan usulsüzlük ve evrakta sahteciliğe kadar birçok unsur tespit edildi. İş bu kadarla da kalmadı, ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları ve yine CHP’liler tarafından savcılıklara yapılan şikâyetler sahte diploma meselesinin çok ötesine geçti. Bu sefer iddialar çok ağırdı ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) gibi mali konularda çok ciddi bir istihbarat biriminin raporları bulunuyordu. Ayrıca uzun süreli teknik takipler, şahit beyanları ve müşahhas belgeler mevcuttu. Soruşturmaya konu olan meblağlar binlerle değil, milyonlarla da değil, milyarlarla ifade ediliyordu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve 99 şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikâp, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirmek ve ihaleye fesat karıştırmak suçları ile soruşturma başlatıldı. Buna ilave olarak yine Ekrem İmamoğlu, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da aralarında bulunduğu 7 şüpheli hakkında PKK/KCK terör örgütüne yardım etmek suçundan da ayrıca soruşturma başlatıldı. Ekrem İmamoğlu İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında sevk edildiği hâkimlikçe tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İmamoğlu’nun geçici tedbir olarak görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, “PKK/KCK terör örgütüne yardım etmek” suçundan yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve Reform Enstitüsü Direktörü Mehmet Ali Çalışkan da Hâkimlikçe tutuklandı.

CHP’de fırtına devam ediyordu. Bu sefer de Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı Özgür Özel’e karşı kaybettiği Kongrede yolsuzluk yapıldığı iddiası da yine CHP üyeleri tarafından yargıya taşındı. Bu sefer Özgür Özel acilen Olağanüstü Kongre kararı alarak bu fırtınayı savuşturmaya çalıştı ancak hiziplerin partisinde bu sefer de Özgür Özel’in olağanüstü kongre kararı alamayacağı iddiası ortaya atıldı. Hâsılı yıllarca hiziplerin birbirini yediği CHP millet önünde birbirini yemeye başladı. Bundan kurtuluş için de tüm bunları iktidarın tertiplediği iddiası ile Özgür Özel halkı ve bilhassa gençleri sokaklara “polisle kavga etmeye” çağırdı. Ortaya çıkan arbedede gerçekten polisler yaralandı. Yargıyla olan işini iktidarı suçlayarak aklamaya çalışan ve “Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı engelleniyor” propagandası yapan CHP işi bir takım özel sektör kuruluşlarına boykot çağırısına kadar uzattı. Kendilerini demokrasinin teminatı AK Parti’yi ise diktatörlükle suçlayan Özgür Özel Batılı dostlarını destek olmaya çağırdı.

Tüm bu yaşananlar maalesef CHP’nin Türkiye’yi yönetecek bir olgunluğa sahip olmadığını göstermektedir. Belediye çapında yaşanan hizmetteki beceriksizlikler, yolsuzluklardaki pervasızlıklar, terör unsurlarıyla iş tutmalar halkın yöneticilerde görmek istediği ciddiyetle, sorumluluk duygusuyla bağdaşmamaktadır. Esas vahim ve tehlikeli olan da budur. AK Parti’ye karşı alternatif bir iktidar adaylığını halk kendilerine vermiş ve bir fırsat penceresi açmışken CHP bu fırsatı heba etmiş, “senden ancak muhalefet olur, muhalefette kal” tekerlemesinin fasit dairesine mahkûm olmuştur.

Bir sonraki seçimde CHP değil cumhurbaşkanlığını kazanmak, elindeki belediyeleri de kaybetmekle karşı karşıyadır. Bu bir kehanet değil, Perşembenin gelişinin Çarşambadan belli olmasıdır.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

ÖCALAN’DAN SON ÇAĞIRI: PKK KENDİNİ FESHETSİN!

Perşembe, 27 Şubat 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: Anonim

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

PKK’nın kurucu lideri Abdullah Öcalan ikinci defadır PKK’ya silah bırakma çağırısında bulunuyor. 2013-2015 yılları arasında Öcalan’ın silah bırakma çağırıları Suriye’deki “kanton” icatları ve Türkiye’deki çukur eylemleri arasında kaybolmuştu. Dahilde “biz sırtımızı PKK’ya dayamışız!” diyen bir parti ve “seni cumhurbaşkanı yaptırmayacağız!” diyen PKK emrinde bir parti başkanı vardı. Bu sefer tüm siyasi sorumlulukları üstlenerek PKK’nın kendini feshetmesi gerektiğini ifade eden bir Öcalan var. Asında iki dönem arasında bölgede yaşanan değişiklikler dışında dünyada değişen pek fazla birşey yok. Öcalan’ın ilk çağırısında da dünyada soğuk savaş dönemi sona ermişti, ülkemizde de başta ifade hürriyeti olmak üzere temel hak ve hürriyetler üzerine konulan yasaklar kaldırılmıştı. Ancak terör yoluyla Türkiye’ye dayatılan, Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan emperyalist proje ve başta ABD, İsrail ve bazı Avrupa ülkelerinin patronajı ve destekleri halen devam etmektedir. O zaman farklı olan nedir?

Elbette ki farklı olan Türkiye’nin yaşadığı siyasi, idari, teknolojik ve savunma sanayiinde yaşanan değişimler ve gelişmelerdir. Buna ilave olarak Suriye’de Baas rejiminin çökmesi, Esed’in Rusya’ya kaçması, Türkiye’nin müzaharetiyle Suriye’de demokratik, üniter bir devletin kurulmaya başlanmasıyla ortaya çıkan yeni durumdur. Her yönden sıkışan ve nefes alamaz hale gelen KCK-PKK ve bileşenleri için yolun sonunun görünmesidir. İşte tüm bu sebepledir ki gidişatın akıbetini gören Öcalan, siyasi iktidarın çağırısını da bir fırsat olarak değerlendirmiştir.

Öcalan, yanılgılarını ve etkisinde kaldıkları reel-sosyalist sistemin 1990’larda çöktüğünü, aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler gibi taleplerin tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamayacağını, binaenaleyh PKK’nın savunacak bir görüşü kalmadığını, boşa düşüp kendini tekrar ettiğini beyan ile 40 yıl sonra bazı hesaplamalara göre 2 trilyon dolarlık maddi kayıp, can kaybı ve ölçülemeyecek kadar mânevi kayba sebep olduktan sonra, yok oluşun eşiğinde nedamet edip “tüm grupların silah bırakması ve PKK’nın da kendini feshetmesi” çağırısında bulunmaktadır.

Zararın neresinden dönülse kârdır. Devlet Bahçeli’nin aleni çağırısı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın tasvibi ve tahkimi ile başlatılan bu yeni süreç köprüden değil “uçurumdan önceki son çıkıştır.” Çıkanlar kurtulacak, çıkmayanlar ise uçurumla yüzleşeceklerdir. Nitekim İktidarın beyanları da ABD’ye cüz’i bir ücret karşılığı paryalık yapacaklara, soykırımcı İsrail’in amaçlarına hizmet edeceklere ve Öcalan’ın tabiriyle “Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan emperyalist proje” için çalışacaklara hayat hakkı tanınmayacağı yönündedir.

Bu çağırı öncelikle halkımız ve onun bir parçası olan Kürtler tarafından genellikle müsbet karşılanmıştır. Şahsi menfaatini millet mazarratında gören bazı çevrelerin hoşnutsuzluk beyanları sonucu değiştirmeyecektir. Ancak bunlar içerisinde bazı akademik çevreler Öcalan’ın çağırısındaki “idari özerklik” kavramını tırnaklayabilirler. Gerekçe olarak da mevcut anayasada yerel yönetimlerin tüzel kişiliği, idari ve mali özerkliği haiz olduğu beyanını ileri sürebilirler. Öcalan’ın bu ifade ile neyi kastettiğini bilmemesi mümkün değildir. Zira anayasada yerel yönetimlerle ilgili bu hüküm ortada dururken PKK partilerinin “ille de demokratik özerklik” diye bağırmalarının idari adem-i merkeziyet için değil, siyasi ademi merkeziyet için olduğunu ve federe devlet istediklerini pekâlâ biliyordu. Bunu tüm PKK destekçileri ve akıl dâneleri de biliyor ama ifadelerini perdelemek için “demokratik özerklik[1]” gibi bir ifade ile yumuşatmaya çalışıyorlardı.

Nitekim sık sık kurdukları partilerin adına bir demokrasi kelimesi sıkıştırmaları, hatta Suriye’deki PKK yapılanmasını da “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak değiştirmeleri aynı gayeye matuftu. Kısaltması DEM olan şimdiki partilerinin adının da “Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi” olması demokrasi kavramını hangi amaçla kullandıklarını ortaya koymaktadır. Bu kullanım ABD’nin de yabancı olmadığı, mesela Irak’ı işgal ederken, yakıp yıkarken ve insanlarını öldürürken kullandığı bir kavramdı. Bu sebeple Suriye’deki taşeron örgütün kendi adını SDG olarak değiştirmesini “harika bir çözüm” olarak değerlendirmişlerdi. Bu sebeple bazı akademisyenlerin sureti haktan görünüp “idari özerkliğe bile karşı olan Öcalan” üzerinden meseleyi başka mecralara çekme ve sulandırma taktiklerine itibar edilmemelidir.

Öcalan’ın çağırısına DEM Partisi de destek vermektedir. Nitekim Öcalan ziyaretinde DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’la beraber, yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Öcalan’ın avukatı Faik Özgür Erol ve DEM Parti milletvekili ve Öcalan’ın geçmişte avukatlığını yapmış Cengiz Çiçek de bulunmuşlar, şu ana kadar da çağırıyı ret amacıyla istifa eden herhangi bir parti üyesi görülmemiştir.

Öcalan’ın çağırısına Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi de destek vermektedir. İran resmi haber ajansı da yasak savar kabilinden “İran’ın çağırıyı müsbet karşıladığını” bildirmiştir. Etkisiz eleman rolündeki Avrupa ise ABD’nin baskısı altında kendi dertleri ile meşguldür. ABD’den kayd-ı ihtirazi ile yapılan beyanatlar Suriye’den elini çekmediğinin işareti olarak yorumlanabilir. Nitekim Suriye’deki PKK bileşenleri bu duruştan cesaret alarak kendisini ayrıştırmaya çalışmaktadır. Kendine isim yakıştırmada mahir Abdi Cilo’nun son beğendiği ismiyle “Mazlum Kobani” veya Trump’ın sıfat zammıyla ‘General Kobani’ “..bu iş bizi kapsamıyor” diye sıyrılmaya çalışırken, Öcalan’ın “Tüm gruplar” ifadesini görmezden gelmekte, devekuşu taklidi yapmaktadır. Kafasını kuma gömse de gövdesi dışarıdadır ve İHA’lı, SİHA’lı Mehmetçiğin hedefindedir. Efendisi ABD ve kâhyası İsrail de onu kurtaramayacaktır. PKK’nın kurucusu bile yaptıklarını hata olarak değerlendirip reel sosyalizm afyonu ile emperyalistlerin oyununa geldiklerini ifade ettiği bir zeminde “Trump’ın generaline” pek de söz hakkı kalmamaktadır.

Hülasa Öcalan’ın çağırısı dâhilde müsbet şekilde yankılanmış ve hüsnü kabul görmüştür. Devlet, siyasi iktidar, Cumhur İttifakı, DEM ve CHP başta olmak üzere tüm siyasi partiler ve saplantıları olan sekter gruplar hariç tüm sivil toplum örgütleri süreci desteklemektedir. Şimdi sıra KCK, PKK ve bileşenlerindedir. Çözüm Sürecini vaktiyle yaptıkları gibi “efendilerinin kesin talimatıyla” berhava edeceklerin kaçacağı yer ve sığınacakları bir güç kalmamıştır. Eğer öyle düşünüyorlarsa “uçurumdan önceki son çıkışı” kaybetmişler demektir. Onlara Suriye’den kovdukları Kürtler bile acımayacaktır.


[1] PKK’nın özerklik anlayışı ve demokratik özerklikle neyi kastettikleri hakkında detaylı bilgi için bkz. https://acikerisim.bartin.edu.tr/entities/publication/b36a21bc-cfef-4223-8db5-79df85b93921

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI VE TÜRKİYE

Perşembe, 20 Şubat 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: T.C. Dışişleri Bakanlığı, www.mfa.gov.tr.

Prof. Dr. Mahmut Bozan

Münih Güvenlik Konferansı (Munich Security Conference/MSC), 1963 yılından beri küresel çapta güvenlik politikalarının tartışıldığı en kıdemli mekânlardan birisidir. Bu yıl 61 incisi düzenlenen konferans oldukça çalkantılı geçmiş ve Trump farkıyla bazı ezberler bozulmuştur. Bozulmayan tek ezber Eski NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in MSC Başkanı rolünü üstlenmesidir. Tıpkı Fransız vatandaşı Christine Lagarde’nin 8 yıl IMF başkanlığını müteakip Avrupa Merkez Bankası Başkanı yapılması gibi. Avrupa’da “eskiyen (b)ay(an)lar” kırpıp kırpıp yıldız yapılıyor. Hiçbir şey ziyan edilmiyor. Bizde ise zor yetişen çok değerli insan kaynağının çeşitli sebeplerle atıl bırakılmasına, heder edilmesine hayıflanmamak elde değil ama o şimdilik bahs-i diğer.

Münih Konferansına dönecek olursak, stres katsayısının öncekilere oranla daha yüksek olduğunu görürüz. Konferansın ana temaları arasında Avrupa’nın küresel güvenlikteki stratejik rolü, iklim değişikliğinin ulusal ve uluslararası güvenlik üzerindeki etkisi ve siber güvenlik ve yanlış bilgilendirmenin teknolojik tehditleri gibi maddeler yer alsa da konferansa Ukrayna-Rusya savaşı üzerinden Avrupa’nın güvenliği ve Trump’ın dış politika öncelikleri damgasını vurmuştur. Tüm Avrupa devletlerini şaşırtan Trump, yardımcısı JD Vance’nin diliyle Avrupa’da özgürlüklerin gerilediğini, otoriterliğin öne çıktığını söyleyerek transatlantik ilişkilerdeki gerilimi ve küresel güç dengelerindeki değişimde geriye düşen Avrupa’yı açığa çıkarmıştır. Azarlanan Avrupa liderleri itirazlarını biraz da “kendi kendine söylenme” şeklinde ortaya koyarken Çin her zamanki siyasi üslubu kullanarak “ABD’nin güç rekabetinden kaçınması gerektiğini” ifade ile iktifa etmiş, “hükümranlık ve haysiyet” savunması yapmaktan öte laf etmemiştir. ABD’nin doğrudan hedef aldığı Çin’in bu duruşu “güçlü iken zayıf, zayıfken güçlü görün” siyasetine uymaktadır.

Bu konferansın en keyifli tarafı ise Riyad’da ABD ile Ukrayna pazarlığı yapan Putin’dir. Öyle ki üzerine pazarlık yapılan Ukrayna Riyad’a çağırılmamış, AB de dışarıda bırakılmıştır. Putin’i G7’ye davet eden Trump, Malta ve Yalta’dan sonra üçlü sacayağı kıdemlilerinden İngiltere’yi düşürmekte ve yerine Çin’i koymaktadır. Trump’ın diplomatik nezaketi dikkate almayan “paldır-küldür” tavrının AB tarafından ne kadar sineye çekileceği merak konusudur. Ancak ortaya çıkan çıplak gerçek Avrupa’nın küresel siyasette küme düştüğü kararının vicahi olarak yüzlerine okunmasıdır. Trump’ın alacak defterinde Grönland, Ukrayna’nın kıymetli madenleri, Birleşik Krallığa bağlı Kanada’nın 51. Eyaletliğe kabulü de bulunmakla birlikte “Ha.. Avustralya ve Yeni Zelanda’yı unutmuşum, onları da Avrupa’ya sağladığım güvenliğin vergi iadesi olarak alıyorum” derse hiç şaşırmayacağım. Bir önceki makalede “ormandaki kuşları tehdit ederek yavrularını yiyen tilki hikâyesi” Trump’lı yıllarda nasıl bir seyir izleyecek galiba onun ipuçlarını bir sonraki MSC’de tartışacağız.

Konferansın bizi ilgilendiren yanı da oldukça önemlidir. Zira Konferans öncesi yapılan ve soru listesi kamuoyu ile paylaşılmamakla birlikte “ülkelerin tehdit mi müttefik mi olduğu hususu, küresel güç algısı ve çok kutuplu dünya düzeni” hakkında sorular sorulduğu anlaşılan bir ankette Türkiye’ye bakışın düzelmeye başladığına dair işaretler görülmekte, ABD ve İsrail ise yerilmektedir. Anket sonuçlarına göre Türkiye’ye yönelik uluslararası algı müsbet olarak değişmekte, Türkiye’yi müttefik olarak görenlerin oranı, “tehdit” olarak görenlerden daha yüksek çıkmaktadır. Özellikle İngiltere ve Japonya’da bu fark 28’er puan, Çin’de 26 puan, Hindistan’da 25 puan, Güney Afrika’da 19 puan, ABD ve Kanada’da 14’er puan, Brezilya’da 10 puan, İtalya’da 5 puan ve Almanya’da 2 puan olarak belirlenmiştir. Fransa ise muhtemelen Ermeni parmağı sebebiyle Türkiye’yi tehdit olarak görmeye -2 puanlık bir fark ile de olsa- devam etmektedir.

Önceki ankete kıyasla, Türkiye’yi müttefik olarak görenlerin oranında en büyük artış Almanya ve İngiltere’de 11’er puan, İtalya’da 9 puan, Fransa’da 8 puan ve Kanada’da 6 puan olarak kaydedilmiştir. Bu veriler, yalnızlaşan yaşlı Avrupa’nın kamuoyunda Türkiye’ye bakışın müsbete kaydığı şeklinde değerlendirilebilir.

Anketin ortaya çıkardığı “kötüler” ise ABD ve İsrail olmuştur. Kamuoyu ABD’nin müttefikliğini sorgulamaya başlamıştır. ABD’yi müttefik olarak görenlerin oranı Fransa’da 15 puan, Japonya’da 11 puan, Almanya’da 9 puan ve İngiltere’de 6 puan azalırken; İsrail’i tehdit olarak görenlerin oranı İtalya’da 12 puan, Fransa’da 11 puan, İngiltere’de 9 puan, Almanya ve Japonya’da 8’er puan artmış, hatta anket yapılan tüm ülkelerde artan oranda tehdit olarak görülen tek ülke İsrail olmuştur.

Türkiye’nin barışçı tavrı, istikrarlı siyaseti, mazlum ve mağdurlara sağladığı destek, zalim ve zorbalara karşı kavi ve izzetli duruşu sadece İslâm dünyasından değil, vicdan sahibi tüm insanlardan takdir toplamaktadır. Türkiye’nin dünyadaki bu müsbet imajını tahkim edecek dâhili politikalara ihtiyaç vardır. Unutmayalım, baş bir batman taşı taşıyabildiği halde göz bir kılı kaldıramaz. Mesele nerede faaliyet gösterdiklerini göremediğim politika kurulları ile diğer parti yetkililerinin nazar-ı dikkatlerine sunulur. Ayrıca AK Parti’nin 23 Şubat Pazar günü yapacağı 8. Olağan Büyük Kongre de göze düşen kılın alınması için uygun bir fırsat olabilir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

TRUMP VE BİR TİLKİ MASALI

Çarşamba, 12 Şubat 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: The Economist

Prof. Dr. Mahmut Bozan

ABD’de Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle birlikte Dünya siyasetinde cephesi belli olmayan rüzgârlar esmeye başladı. ABD’yi güya “yeniden büyük yapmaya” gelen Trump, boş atıp dolu tutmaya çalışmakta, kış boyu ahırda kalan danaların baharla birlikte kırlara salınma esnasında yaptıkları hoplama-zıplama ve sağa sola çifte atma hareketlerine benzeyen davranışlar sergilemektedir. O kadar ki sözcüleri ve danışmanları “arkasını toplamaya” yetişemiyorlar. Böyle bir devlet başkanı mutavassıt bir ülkede olsa muhtemelen vesayet altına alınır ve tasarruftan men edilirdi. Ancak ABD gibi dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi mevzu-bahis olunca bu kolayca yapılamıyor. Hatta böyle bir delinin saçmalamalarından menfaat devşirmeyi düşünen Netenyahu gibi caniler daha bir arsızlaşıyorlar.

Her gün yeni bir “cevher” yumurtlayan Trump’ın başkanlık makamına geçişinden bu güne kadar söylediklerini kısaca hatırlayalım:

  • Trump, Grönland bizim olmalı diyor (ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na göre Grönland, 17,5 milyar varil petrol ve 148 trilyon m3 doğal gaz rezervine sahip).
  • Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiğini ifade etmekten çekinmiyor.
  • Panama Kanalı’nın ABD’ye geri verilmesi gerektiğini söylüyor.
  • Ukrayna’ya yaptıkları askeri yardım karşılığında bu ülkedeki çok değerli nadir toprak elementlerini istiyor.
  • Trump ABD’nin Gazze Şeridi’ni devralacağını, enkazını zengin Arap ülkelerine temizleteceğini, Gazze’deki Filistin halkını da başta Mısır ve Ürdün olmak üzere başka yerlere süreceğini, yani soykırımdan geriye kalanları da tehcir edeceğini söylüyor. Yanıbaşında “pişmiş kelle gibi sırıtan” Netenyahu’ya İsrail’in topraklarının “çok küçük” olduğunu ilave etmeyi de unutmuyor.
  • Meksika ve Kanada sınırlarını kapatarak ülke tarihindeki en büyük sınır dışı etme operasyonunu yapacağını söylüyor.
  • Trump, diğer ülkeleri ticaret savaşları ile tehdit ediyor, ABD doları dışında para birimi ile ticaret yapan ülkelere yaptırım tehdidinde bulunuyor. Çin ve AB başta olmak üzere pek çok ülkeye ilave gümrük vergileri koyacağını söylüyor.
  • Rus-Ukrayna savaşını iktidara gelmeden önce 24 saatte, şimdi ise 100 günde bitireceğini, rehineleri derhal serbest bırakmazsa ateşkesi sonlandırıp Hamas’ı ve dolaylı olarak da Filistinlileri yok edeceğini iddia ediyor.

Tüm dünyanın istihza ile baktığı Trump’ın 40 güne sığdırdığı bu saçmalıklar acaba ABD’yi “yeniden büyük” yapabilecek mi? Veya gerileme sathı mailinden ABD’yi kurtarabilecek mi? Bunu zaman gösterir. Ancak bir önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi son dönemde “bunaklı-delili” başkanlarla yönetilen ABD’nin gerileme sarmalından çıkması mümkün görünmüyor. Muhtemel geçici bazı başarılar kazansa da bunların sadra şifa olma ihtimali çok zayıftır.

Trump’ı gerçeklerle yüzleştirecek ve ayaklarını yere bastıracak bir 4 yıl ile Trump’ın durumunu çok güzel resmeden bir tilki masalı var. Onunla yazımıza hitam verelim.

Bir zaman bir ormanda kuşlar huzurlu ve mutlu bir hayat sürüyorlarmış. Ancak ormana gelen bir tilki ile tüm huzurları kaçmış. Zira tilki eğik bir meşe ağacına yuva yapan bir kuşun tüm yavrularını ağaca çıkarak yemiş. Diğer kuşları da eğer her gün kendisine bir yavru atmazlarsa sıra ile hepsini yemekle tehdit etmiş. Eğik meşe ağacına çıkmasına aldanan kuşlar her gün tilkiye yüreklerinden bir parça atar gibi bir yavru atıyormuş, yavru atmayı geciktiren kuşlara ise kurnaz tilki; “at bir civciv, yoksa çıkar seni de yavrularını da yerim haa!” diye tehditler savuruyormuş. Bir bahar günü bir leylek de ormana gelerek bir ağaca yuva yapmış ve kuşların haline şahit olmuş. Onlara tilkinin tehditlerine boyun eğmemelerini, zira tilkilerin ağaca tırmanma kabiliyetlerinin olmadığını söylemiş. Tilkinin tehditlerine aldırmayan kuşlar da nihayet evlat acısından kurtulmuşlar. Tilki, kuş yuhaları arasında bitik bir şekilde ormanı terk etmiş. Evet, Trump bu tilki gibi dünyayı tehdit ediyor ve kendisini ormanda zannediyor. Kendini kuş zanneden bazı ülkelerin bu tehditten kurtulması için “hacı leyleği” dinlemelerine ihtiyaç var.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

..VE TRUMP GERİ DÖNDÜ

Salı, 21 Ocak 2025 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: Euronews.com

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

ABD’de başkanlık seçimini kazanan Donald Trump 20 Ocak 2025 tarihinde yapılan yemin merasimi ile ikinci defa başkanlık koltuğuna oturdu. Dini yemin merasimine yaşayan tüm ABD eski başkanları ile birlikte teknoloji milyarderlerinin de iştirak ettiği görüldü. Başka ülkelerin devlet başkanlarının davet edilmediği yemin merasiminde birlik ve bütünlük görüntüsü ve mesajları dikkati çekti. ABD’de Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlar başta olmak üzere sair din mensupları da yaşadığı için yemin merasimlerinde Hristiyan ve Yahudi din görevlileri dua ederken Müslümanları temsilen herhangi bir din görevlisine yer verilmemesi de dikkatlerden kaçmadı. Bu sızıntı Trump’ın Müslümanlara bakışı hakkında diplomatlara ve ilgili taraflara gerekli mesajları vermektedir.

ABD’de bunlar olurken ister istemez insan 2007 Türkiye’sini düşünmeden edemiyor ve eski cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Çankaya Köşkünde basına kapalı olarak yeni cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e törensiz 20 dakikada devir–teslim yapması ve kaçarcasına Çankaya Köşkünden ayrılmasını hatırlıyor. Oysa Trump ile Joe Biden arasındaki hitap ve hakaretlerin hiçbirisi Sezer ile Gül arasında yaşanmamıştı. Bir başka önemli husus ise ABD’de bu güne kadar yapıla-gelen dini yemin ile Türkiye’de yapılan ladini “namus-şeref” andı içmedeki tenakuzdur. Türkiye’de halen bazı kesimlerin din fobisinin dinmediği, ladiniliği din kabul eden ekalli kalilin mütedeyyin ekseriyet üzerinde nüfuz ve psikolojik baskısının devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu azın azı olan kesimin gücünü nereden aldığı meselesi ise ayrı bir makale konusudur.

ABD’nin 47. Başkanı olan Donald Trump güçlü bir propaganda rüzgârı estirerek büyük vaatlerle gelmiş, “ABD’yi yeniden en büyük yapacağı” en birinci sloganı olmuştur. Hatta daha da ötesine geçen Trump, yapılan suikasttan kendisini “Amerika’yı yeniden yüceltmesi için” Allah’ın kurtardığını söylemiştir. Bu vesile ile ifade etmek gerekir ki tüm Batı’da olduğu gibi ABD’de de milliyetçi, hatta ırkçı aşırı sağ yükseliştedir. Bu sebeple ABD’de liberal ve dışa dönük politikaları tercih eden Demokratlar değil, daha dindar ve muhafazakâr siyaset takip eden Cumhuriyetçiler kazanmıştır. Nitekim Trump daha devir teslim töreninde Demokratların önünü açtığı LGBT ifsatlarına kapıyı kapatmış ve kadın-erkek dışında üçüncü bir cinsiyeti kabul etmeyeceğini açıklayarak “Kadınları toplumsal cinsiyet ideolojisi radikalliğinden korumak ve federal hükümette biyolojik gerçekliği tekrar hâkim kılmak” adlı kararnameyi imzalamıştır. Uluslararası ilişkilerle ilgili olarak da iddialı beyanlarda bulunmuştur. İsrail ile Filistin arasında varılan ateşkesi kendisinin sağladığını söyleyen Trump, 100 gün içerisinde de Rus-Ukrayna harbini bitireceğini ilan etmiştir. Trup’ın vaatlerini ve siyasetini yaşayarak göreceğiz ancak acaba Trump ABD’yi yeniden büyük yapabilecek midir? Birazcık bu meselenin üzerinde durmak gerekiyor.

Öncelikle 2. Dünya Harbi sonrası galipler içinde başı çeken ABD, dünyadaki en büyük ekonomiye sahipti ve küresel ekonomideki payı %50 civarındaydı. 2024 yılında ise küresel ekonomide ABD’nin payı %22’ye inmiş, satın alma gücü paritesine göre liderliği Çin’e kaptırmıştır. Tablo 1’den de anlaşılacağı üzere artık ABD iktisadi olarak inişe geçmiş bir ülkedir. Trump’ın bunu nasıl durduracağı, hatta yeniden nasıl büyük yapacağı bir muammadır. Bu düşüş sadece iktisadi göstergelerde değil, diğer alanlarda da görülmektedir.

Tablo 1: Küresel Ekonomide ABD’nin Payı

Kaynak: Federal Reserve Bank of St Louis

ABD’nin inişte olduğu neredeyse tüm göstergelerde açığa çıkmaktadır. Milli Kapasite Bileşik Endeksi‘nde ABD’nin iki dünya harbinde zirve yaptığı ancak daha sonra hızla gerileyerek 2000’li yıllarda durgunluğa girdiği ortadadır. Tablo 2’de İngiltere’nin nasıl baş aşağı gittiği, Çin’in ise nasıl tırmanışa geçtiği görülmektedir. Tabloda görülmese de yakın bir gelecekte Hindistan’ın da ikinci bir Çin olmaya aday olduğu rahatlıkla söylenebilir. Artık dünya çok kutuplu ve Asya’nın güç teraküm ettiği bir dünyadır. Türkiye’nin öncülük ettiği Türk Devletleri Teşkilatı geleceğe yönelik umut sinyalleri verirken, Avrupa ana sermayeden yemekte, ABD ise gerileme emareleri göstermektedir.

Tablo 2: Milli Kapasite Bileşik Endeksi

Mevcut tablo kimseyi aldatmamalıdır. Orta ve uzun vadede Türkiye’nin yeri bugünlere göre daha yukarıda olacaktır. Bu ifadeler iyimser bir “güzel günler bizi bekliyor” avuntusu değildir. Türkiye tırmanıştadır. Gerek iktisadi, gerek askeri, gerek teknolojik, gerekse jeo-stratejik konumunun itici gücü ile birlikte yükselmektedir. Batı ittifakının uyguladığı ambargolar, yaptırımlar, terör saldırıları neticesiz kalmıştır. Garip bir şekilde Batı siyaseti onlar farkında olmasa da ABD’yi değil, Türkiye’yi yeniden büyük yapmaya hizmet etmektedir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

BAKAD YAYINEVİ 5. E-KİTABINI YAYINLADI

Salı, 31 Aralık 2024 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği’nin 2019 yılında kurmuş olduğu BAKAD Yayınevi 5. e-kitabını yayınladı. “BAKAD Günlükleri-4 Türkiye ve Dünya Siyasetine Akademik Bakış” adını taşıyan bu Kitapta 2024 yılında ülkemizde ve dünyada yaşanan önemli olaylar analiz edilmektedir. Öncelikle uluslararası siyasette ABD ve Batı desteğini alan İsrail’in Gazze’de uyguladığı soykırım ve Filistin Halkı’nı imha etmek için yaptığı vahşet kitabın ilk makalesini teşkil etmektedir. Ayrıca Dünyada barışı korumak için kurulan Birleşmiş Milletler de teşrih masasına yatırılmaktadır. Dâhili siyasette ise Mahalli İdare Seçimleri değerlendirilmekte, 27 Mayıs 1960 ve 28 Şubat 1997 demokrasiyi vesayet altına alan ve yakın tarihimize düşülen kara lekeler yıl dönümlerinde yeniden değerlendirilmektedir. Kamu ve özel sektördeki mali zararlara ve can kayıplarına yol açan yolsuzluk ve usulsüzlükler de belediyeler ve özel hastaneler üzerinden incelenmektedir. Kitap, hüsnü hatime nev’inden Suriye’de Baas diktatörlüğünün yıkılışı, Beşer Esed’in Rusya’ya kaçışı, Rusya ve İran’ın bölgeden çekilişi ve Ahmed el Şâra’nın başkanlığında yeni bir devletin teşekkülünü ele alan “Arap baharında son perde Suriye’de indi” başlıklı makale ile hitam bulmaktadır. E-Kitap olarak yayınlanan bu çalışmada ülkemiz ve dünya gündeminde yer alan konuların detaylarını bulabilir, bilgisayarınızdan, tablet veya telefonunuzdan kolayca erişip okuyabilirsiniz.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

ARAP BAHARINDA SON PERDE SURİYE’DE İNDİ

Pazar, 08 Aralık 2024 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: www.cnnturk.com.

“Hak şerleri hayreyler, Zannetme ki gayreyler, Ârif ânı seyreyler,

Görelim Mevla neyler, Neylerse güzel eyler.”

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Arap baharında son perde nihayet Suriye’de indi. İran, Rus, PKK ve Esad saldırılarına karşı İdlib’de Türkiye’nin teminatı altında yaşayan Hey’eti Tahrîri’ş Şam (HTŞ) adıyla anılan ve düşünce olarak metamorfoz geçiren muhalifler harekete geçerek önce Haleb’i daha sonra da Hama ve Humus’u alarak Şam’a dayandı. Esad’ın Şam’dan Rusya’ya kaçtığı haberleri doğrulandı ve ABD’nin umut bağladığı ve ucu Türkiye’yi parçalamaya dayanan Büyük Ortadoğu Projesi çöktü.

Şam’ın düşmesine saatler kalıncaya kadar “Esad isterse Suriye’ye asker göndeririz” diyen İran, meşhur mürailiği ve takiyyeciliği ile Suriye’de muhaliflerle işbirliği yapmaya hazır olduğunu açıkladı. Suriye ve Esad’ın gerçek hamisi olarak kendini gören Rusya şimdi Lazkiye’deki hava üssü ile donanmasının bulunduğu Tartus’taki deniz üssünü korumak için muhaliflerle anlaşmanın yollarını arıyor. Suriye Demokratik Güçleri adını kullanan PKK’nın Suriye kolu PYD-YPG ise ABD’nin arkasına saklanarak varlığını korumanın telaşına düşmüş durumda. ABD’den ise bu hususta çatlak sesler geliyor. Joe Biden yönetimine “Suriye iç savaşına müdahil olmama” çağırısı yapan Trump, “Her halükârda, Suriye bir karmaşa içindedir, ancak bizim dostumuz değildir ve ABD’nin bununla hiçbir ilgisi olmamalıdır, izin verin ne olacaksa olsun, karışmayın!” derken, mevcut yönetimden “Suriye’deki yerel ortaklarımızla iletişim halindeyiz, koruyacağız!” açıklamaları gelmektedir. ABD’den gelen farklı açıklamalar ciddiye alınır mı bilinmez ancak Türkiye destekli Suriye Mili Ordusu (SMO) Mümbiç’e girdi bile. Bir kesimin Kobani dediği Ayn-el Arab bölgesinde ise telaş günler öncesinden başlamış, asker toplamalar, Mümbiç’e siper kazıp yığınak yapmalar “korkunun bacayı sardığını” ortaya koymuştu. “Perşembenin gelişi Çarşambadan belli olur” sözü yerini bulacak gibi, bugün değilse de yarın bulacağı muhakkaktır.

Arap Baharının düşürdüğü kuleler ABD müdahalesi ile tamir olunurken Mısır ve Irak ABD eliyle yeniden şekillendirilmiş, Mısır diktatörlüğe teslim edilmiş, Irak ise parçalanmıştı. Ancak Suriye’de böyle olmadı, aralarında Türkiye’nin desteklediği SMO dâhil olmak üzere muhalifler Baas rejimini ve Beşşar Esad diktasını devirdi ancak kamu kurumlarını korudu, kamu düzenini muhafaza etti. İntikamcı davranmadı. Diktatör Edad’ın işbirlikçisi olan PKK-YPG ise kendisini tasfiye edip, silah bırakıp mevcut iktidara katılmak yerine bir yolunu bulup varlığını idame etme, hatta ABD koruması üzerinden kendisine özerk bir bölge kazanma çabasına girmiş durumdadır. Ancak bu kolay olmayacak, hatta hiç olmayacaktır. Suriye’de hakimiyet sağlayan yeni iktidar ve hükümet “ya itaat et, ya terket!” diyecektir, demesi gerekir. Bu hususta Türkiye desteğini esirgemeyecektir. Suriye’nin tek parça ve üniter devlet yapısından taviz vermemesi, kendi anayasasını da kendi halkının seçeceği parlamentosunun eliyle kendisi yapması gerekir. Bunun için yurtdışına kaçmak zorunda kalan tüm vatandaşlarını ülkeye çağırmalı, gelemeyenler de bulundukları ülkelerden kendi temsilcilerini seçerek milli bir meclis teşkil olunmalıdır. Demokratik yollarla teşkil edilen meclis Suriye’de milli iradeyi temsil yetkisini deruhte ederek elbette kendi anayasasını yapabilir.

Suriye halkı, Baas Partisinin 61 yıllık kanlı iktidarı boyunca çok acı çekti. 15 Mart 2011’de Arap Baharı heyecanı içerisinde Dera’da talebelerin duvara yazdığı bir yazıyı (Doktor, sıra sende!) bahane eden Esad’ın kendi halkına yaptığı, kıyım ve katliam sonucu 13 milyon Suriye vatandaşı evini terk etti. Yerinden olan Suriyelilerin 6 milyonu ülkeleri içinde yer değiştirirken yaklaşık 7 milyonu başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Bunlardan en büyük grup da (yaklaşık 4 milyon) Türkiye’ye sığındı. 2018 yılında neredeyse Suriyeli sığınmacıların %63’üne Türkiye ev sahipliği yapıyordu. Diğer yandan Türkiye’ye Irak ve Afganistan başta olmak üzere iç savaş yaşayan Afrika ve Asya bölgelerinden de sığınmacı akını devam ediyordu. Tüm bunların oldukça ağır maddi ve mali karşılığı vardı ve mülteci kabul etmek istemeyen Avrupa Birliği üyesi ülkeler “geri kabul” anlaşmaları ile Türkiye’yi göçmen deposu yapmaya çalışıyorlar, 6 milyar Euro destek vaadini de anlaşmanın mürekkebi kurumadan unutuveriyorlardı. Türkiye’de bazı kesimlerin kışkırtmalarına rağmen ciddi bir sosyal hadise yaşanmıyor, Türkiye bu ağır sığınmacı yükünü taşımaya devam ediyordu. İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre Türkiye’de halen kayıtlı yaklaşık 3 milyon Suriye vatandaşı bulunmaktadır. Bu sayıya kaçak veya başka ülke vatandaşları dâhil değildir.

Suriye’ye kucağını açan Türkiye’nin bu saatten sonra Suriye’deki gelişmelere bigâne kalması düşünülemeyeceği gibi, iktidarı ele geçiren muhaliflerin de Suriye’nin yeniden yapılanmasında Türkiye’siz yol yürümesi mümkün değildir. Ancak Rusya’nın elinden kurtulan Taliban’ın vaktiyle iç savaşa sürüklenerek kendi kendini bitirmesi örneğini Suriye’de de görmek isteyen güç odakları kaos ve kriz çıkarma tecrübelerini Suriye’de de denemek isteyebilirler. Bu oyuna aldanmak ise Suriye için en büyük felaket olacaktır. Yazının başında da ifade edildiği gibi köprünün altından çok sular akmış yaşanan hâdiseler HTŞ’yi dönüştürmüştür. Nitekim HTŞ’den yapılan açıklamalar Selefi, sekter ve tekfirci bir tonda değil, kapsayıcı ve kucaklayıcı bir üslupla yapılmaktadır. Burada ifade etmek gerekir ki mutedil Hamas Filistin’de İran aklı ile hareket ettiği için hem kendisi kaybetti hem de Filistin’i imha ettirdi. El Kaide, IŞİD geleneğinden gelen HTŞ ise Türkiye devlet aklı ile hareket ettiği için radikallikten mutedilliğe yöneldi, hem kendisi kazandı hem de Suriye kurtuldu.

Türkiye’nin tarihi tecrübesi, devlet aklı ve siyaseti Suriye’nin geleceği, istikrarı ve imarı için en büyük teminattır. Türkiye’de doğan ve büyüyen yaklaşık bir milyon Suriyelinin varlığı ise ilişkilerin geleceği açısından önemli bir köprüdür. Muhtemelen bundan sonra Avrupa’daki çifte vatandaşlık taşıyan Türkler gibi çifte vatandaşlığa sahip Suriyeliler de bu iki ülke arasında mekik dokuyacak, Türk-Arap husumetini temel siyaseti yapan çevreler ve yandaşları ise epey üzüleceklerdir.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

HUTBELER VE BELİRLİ GÜN-HAFTA KUTLAMALARI

Pazar, 24 Kasım 2024 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Selatini camilerde mihrap ve minber.

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Uzun zamandır bende rahatsızlık hissi uyandıran bir meseleyi burada paylaşmak istedim. Mesele, Cuma günleri farz namaz öncesi hatibin minbere çıkması ve hutbe okumasında zaman zaman yaşanan garabettir. Bilindiği üzere Cuma namazı öğle namazı yerine geçen 2 rekât farz namaz ile öncesinde okunan hutbeden ibarettir. Bunun farz, vacip, sünnet gibi şer’i ahkâmını, rükünlerini Diyanet’in Din İşleri Kurulu açıklamalarına havale ederek sadece hutbe kısmı ile birazcık da imam-hatiplerin ehliyeti üzerinde durmak istiyorum.

Cuma günleri iç ezanı müteakip hatip minbere[1] çıkarak farz namaz öncesi halka hitap eder. İlahi ahkâmı halka tebliğden ibaret olan bu hitaba hutbe okumak denir ve Cuma’nın farzlarından biridir. Âyet ve hadisler Müslümanları Cuma namazına teşvik etmekte, ahali de bu farzı eda ederken İslâm dininin ahkâmını ve esaslarını da hutbeler vasıtasıyla öğrenmek istemektedir. Günümüzde dinin sıhhatini tehlikeye sokan ne kadar indi, şahsi görüşlerin, kafa karıştırıcı fikirlerin ortaya saçıldığı mâlumdur. Özellikle sosyal medyada her biri bir köşeye kurulan ve kafasına göre ahkâm kesen zevatın zihinleri bulandırdığı bir dönemde bu ihtiyaç daha da artmıştır. Bu sebeple halk dinin hakikatine dair meseleleri mutemet, güvenilir bir makamdan duymak istemektedir. Ancak Cuma hutbeleri adeta ilkokullardaki “belirli gün ve haftalar[2]” programının anılma ve açıklanmasına tahsis edilmiş gibidir. Şüphesi olan ikisini mukayese etsin. Ama lütfen “ne var bunda?” demesin. Zira bunda çok şey var. Birincisi niyet ne olursa olsun dini bir muhtevayı amacından saptırmak var. Farz olan bir ibadeti günlük meselelerin, gündelik siyasetin parçası etmek var. Milletin muhtaç olduğu İlahi hitabın tebliğinden milleti mahrum etmek var. Üzerine bir de para toplamanın terğibi için eklenen zamlar var ki hepsi toplandığında hayırlı bir şey ortaya çıkmıyor. Çok mu zor cami girişine yardım için bir İban numarası ile bir kilitli kasa veya kumbara konulması? Çok mu lâzım nakit para toplamak için o kadar dil dökülmesi ve adeta bir parçasıymış gibi hutbenin onunla bitirilmesi?

Diğer bir önemli husus ise imam hatiplerin ehliyeti, hitabet kabiliyeti, hatta telaffuzu, okunan ezanların desibelinin gürültüye kaçmayacak şekilde en uygun tonda verilmesi, cami ve müştemilatının temizlik ve bakımı. İl ve ilçe müftülüklerinin, murakıpların bu hususlarda üzerine düşen vazifeleri lâyıkıyla yaptıkları hususunda şüphelerim ve ihmalleriyle ilgili endişelerim var. İmam-hatip ve murakıpların belirli zamanlarda hizmet içi eğitime alınmasına, müftülerin de her Cuma namazını başka bir camide eda ederek, olan-bitenleri yerinde görmesine ihtiyaç var. Zira belirli bir kültür ve idrak seviyesine gelen halka ifratçı-tefritçi “cami görevlileri” yerine muhakkik, müdekkik, muhakemeli ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söyleyecek donanımda vaiz ve imam-hatipler gerekiyor.

Netice olarak Cuma hutbelerini asli fonksiyonundan saptırmadan korumak, halkın İlahi tebliği duyması için Cumaları bir fırsat olarak değerlendirmek, temiz ve bakımlı camilerde halkın önüne ehil imam-hatipler çıkarmak, ezanı tatlı bir sada ile dinin şehadetine döndürmek hususunda Diyanet’in merkez ve taşra teşkilatı görevlilerine çağırıda bulunuyor ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz.


[1] Hz. Peygamber (asm) için hicretin 7. veya 8. yılında ılgın ağacından iki basamak ve bir oturma yerinden ibaret bir minber yapılmıştı. Allah Resulü (asm) hutbe okumak için bu minberi kullanırdı. Bu minber ufak tadilatlarla 654 (1256) yılındaki yangına kadar yerinde kalmıştır. Daha sonra minber yenilenmiş, halen mevcut olan minberi ise Osmanlı Padişahı 3. Murad hediye etmiştir. Daha detaylı bilgi için bkz. Bozkurt, N. (2020). Minber, İslâm Ansiklopedisi, Cilt; 30, s. 101-103.

[2] Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda uygulanmak üzere yayınladığı tüm yılı içine alan bir program. Daha detaylı bilgi için bkz. https://www.meb.gov.tr/belirli-gun-ve-haftalar-cizelgesi/duyuru/11814.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments

KAMUDA YOLSUZLUK MÜBAH MI?

Perşembe, 14 Kasım 2024 mahmut bozan TARAFINDAN YAZILDI

Kaynak: Sabah Gazetesi, https://www.sabah.com.tr/gundem/2024/11/07/son-dakika-mansur-yavastan-ucuncu-konser-skandali-bu-kez-sahnede-candan-ercetin-var-tam-80-milyon-tl-odemis

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

Türkiye’de önü alınamayan ve neredeyse kanıksanan meselelerden birisi de kamu kaynakları üzerinde tasarruf yetkisi verilen kişi veya komisyonların yaptığı israflar, yolsuzluklar, yandaş kayırmacılıkları, ihale yoluyla belirli kesimlere kaynak aktarmalar ve enva-i çeşit yollarla milletin paralarını ona-buna peşkeş çekmelerdir.

Oysa kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı, nasıl harcanacağı belli olduğu gibi sıkı bir denetim mekanizması da bulunmaktadır. Ama heyhat, bu denetim mekanizması bir işe yaramamakta, Merhum Ziya Paşa yıllar öncesinden; “Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz, Bir kaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.” Yani “milyonları çalanlar izzetli makamlarda baş tacı ediliyor, birkaç kuruş çalana kürek cezası veriliyor” diyerek milletin kanını emen kenelere yolların nasıl açık olduğundan dert yanmaktadır. Bugün de değişen bir şey yok. Kimi belediyenin halka hizmet etmesi için verilen parayı konser adı altında yandaşlarına dağıtır, kimi üniversitede eğitim için verilen milletin parasını “bahar şenlikleri” adı altında sözde sanatçılara peşkeş çeker. Hiç kimse de bunun hesabını sormaz. Özellikle de görevi denetim olanlar hiç sormaz.

Ne hikmetse bu ülkede sesinden başka hiç bir özelliği olmayan kişiler “sanatçı” adı altında garip bir ayrıcalık elde etmekte ve neredeyse tüm paralarını da kamu kurumlarının “konser organizasyonlarından” kazanmaktadırlar. Yine ne hikmetse hepsi de bir yanıyla devlete rampalamış tiyatrocu, heykelci, opera ve baleci, şarkıcı, türkücü, davulcu, zurnacı ve saireci “devlet sanatçısı” ayrıcalığı ile devlet himayesi altında icrayı sanat ederler ve bir türlü özelleştirilemezler ve devletin sırtından inmezler. Sadece bizim ülkemize has olan bu durum hiç gündeme gelmez, ancak zaman zaman hiç uzmanı olmadıkları meselelerde ve boylarını aşan konularda bu zevatın “entelektüel eleştirileri” bir kısım medyaya itinayla yansıtılır. Mesela bunlar çevreciliği pek severler. Ülkemizin yanı başında, Iğdır’a 16 km. mesafede, yani burnumuzun dibinde miadını çoktan doldurmuş ve kapatılması gereken patlak Çernobil’in kardeşi Ermenistan’ın Metzamor Nükleer Santrali için bu “sanatçı” takımının tek protestoları yoktur ama Akkuyu için senede birkaç yürüyüş ve protesto “eylemi” vazgeçilmezleridir. Hele LGBT gibi aile hayatının temeline dinamit koyan sapkın akımların renklerine sarınıp gülücük dağıtmakta da pek mahirdirler. Ama onları seyretmek veya dinlemek için nedense halk pek rağbet etmez, biletlerini alan olmaz fakat o da dert değil, kamu kaynaklarını onlara “cömertçe” saçan hamileri ve millet kesesinden para dağıtan “sanatsever” belediye başkanları onlar için “özel” günler bahanesiyle konser programları ihdas eder. Yapılan eleştiriler de sanat düşmanı, sanatçı düşmanı salvoları ile savuşturulur.

Son günlerde medyada haber yapılan “konser organizasyonları” yine içimizi dışımıza çıkarmaya başladı. Yok, “69 milyon değil de 45 milyon verdik” gibi beyanlar “şeceat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” kabilinden itiraflar nihayet Hükümeti harekete geçirebildi. Meselenin Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyükşehir belediyeleri ile sınırlı olmadığı, irili ufaklı pek çok belediyede bu işin tezgâhlandığı ortaya çıktı.

Sorumlulukları altındaki koylardan, körfezlerden, göl ve derelerden yayılan kokuları bastırırcasına şimdi kurumlarından da iğrenç kokular yükselmeye başladı. Manzarayı umumiyede vahim bir tablo görünmektedir. Hükümet kamu kurumlarına “tasarruf genelgeleri” gönderirken ita amirleri göstermelik birkaç hareketle genelgeyi tavsatmakta ve kadük hale getirmektedir. Çünkü israf kamu tarafından yani devlet memurları veya daha geniş bir tanımlama ile kamu çalışanları tarafından yani bürokrasi tarafından yapılmaktadır ve bürokrasi kendi kendini denetleyememektedir. Belediyelerin BİT’leri (Belediye İktisadi Teşekkülleri) bütçe yutmada, buralara doldurdukları eş-dost-yandaşlarla sülükleşirken yine denetim yetkisi olanların “gıkı” çıkmamakta, belediyeler sorumsuzca borç batağına sürüklenmekte, hatta bir kısım başkanlar küstahlaşarak SGK borçlarını bile ödemeyeceğini ilan edebilmektedir.

Her zaman söylediğimiz gibi yönetim ve denetim bir paranın iki yüzü gibidir. Birbirisiz olamazlar. Denetimsiz yönetim aldatmacadan ibarettir. Demokrasi ile yönetilen ülkeler incelendiğinde hiçbirisinde Türkiye kadar çok denetim kurumlarına ve gariptir ki Türkiye kadar da yolsuzluk vakalarına rastlanılamaz. Zira gelişmiş demokrasilerde kamu bütçesinin nasıl harcanacağı çok açık bir şekilde belirtilmiştir. O ülkelerde bir belediye başkanı konser organizasyonu adı altında kamu kaynağını hiç kimseye peşkeş çekemez, çekerse ona bedelini ödetirler ve o makamda da oturtmazlar. Uluslararası güç odaklarından bütün bütün bağımsız olduğuna inanmadığım insan hakları, demokrasi, kredi derecelendirme, üniversite sıralama, şeffaflık ve yolsuzluk gibi alanlarda puanlama yapan ve karne dağıtan kuruluşların raporlarına bakıldığında darası alınsa bile iyi yerlerde olmadığımız ortaya çıkmaktadır. Mesela Uluslararası Şeffaflık Teşkilatı’nın 2023 yılı Yolsuzluk Algıları Endeksi raporuna bakıldığında Türkiye’nin 180 ülke arasında 115. sırada olması hayli düşündürücü ve utandırıcıdır. Endekste puan sıfıra doğru indikçe yolsuzluk artmakta, 100’e doğru çıktıkça azalmakta ve temiz yönetimler ortaya çıkmaktadır.

Tablo 1: Türkiye Yolsuzluk Algıları Endeksi Raporu (2012-2023)

Kaynak: Transparency International, https://www.transparency.org/en/countries/türkiye.

Şimdi gelelim Türkiye’de denetim yapmakla yetkili kurumları saymaya; öncelikle anayasal yetkiyi hatırlayalım. Buna göre merkezi idare yerel yönetimlerin denetiminden birinci derecede sorumludur. Anayasa’nın 127. Maddesinde “Merkezî idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir” denilmektedir.

Yerel yönetimler üzerinde TBMM’nin denetim yetkisi olduğu gibi Danıştay başta olmak üzere yargının da denetim yetkisi bulunmaktadır. Yargı “hukukilik” denetimi yaparken 5393 sayılı Belediye Kanunun 55 inci maddesi gereği de “Belediyelerde iş ve işlemlerin hukuka uygunluğu açısından malî ve performans denetimi yapılması gerekir.” İç ve dış denetim 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu hükümlerine göre yapılır. Ayrıca, belediyeler ve bağlı kuruluş ve işletmelerin (BİT) malî işlemler dışında kalan diğer idarî işlemleri, hukuka uygunluk ve idarenin bütünlüğü açısından İçişleri Bakanlığı tarafından da denetlenmek zorundadır. Diğer bir denetim makamı da Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığıdır. Tüm bunlara ilave olarak mali denetim hususunda Sayıştay çok önemli bir sorumluluğa sahiptir. Kamu idarelerinin; gelir, gider ve mallarına ilişkin hesap ve işlemlerinin kanunlara ve diğer hukuki düzenlemelere uygun olup olmadığını denetleyen, sorumluların hesap ve işlemlerinden kamu zararına yol açan hususları kesin hükme bağlamaya yetkili bir mahkeme olan Sayıştay’ın raporları pek göz doldurmamaktadır.

Kamuoyu denetimi ise, Türkiye örgütlü toplum yapısının zaafiyeti ve sivil toplum kuruluşlarının cılızlığı sebebiyle gerektiği gibi yapılamamakta, üstelik bu gibi kamu kurumlarından menfaat devşiren bir kısım medya ve sözde STK’lar tarafından kamuoyu yanıltma veya kafa karıştırma metotları uygulanabilmektedir. Sosyal medyanın tüm menfiliklerine rağmen 360 derece bir denetim imkânı bulunması sebebiyle tamamen olmasa da bir kısım yolsuzluklar ortaya çıkarılabilmektedir. Son kertede iş vatandaşa düşmekte, fark ettiği her yolsuzluğu, ihmali, kamu malını zarara uğratanı ihbar etmesi gerekmektedir ki “pabucun pahalı olduğu” anlaşılsın. Eğer bir köyün sürüsünü korumakla mükellef olan çoban tembel, köpekler kayıtsız ise sürüyü kurtlardan, ayılardan ve çakallardan koruma görevi sürü sahiplerine düşer.

Netice olarak artık bu kepazeliklere bir son verilmeli, millet kesesinden para saçan müptezellerin çanına ot tıkanmalıdır. Bu hususta milletin yetki devrettiği devletlûler de, bürokratlar da mes’uldür. Birkaç kuruş mürtekibi kürek cezasına çarptıran yargı zahmet olmazsa milyonları çalanların da peşine düşmelidir. Tüm sorumlu makamlar yolsuzlukları önlemede üzerine düşeni yapmak zorundadır. Görevi kötüye kullanmak kadar, görevi yapmamak da bir suçtur. Merhum Âkif’in “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu, Gelir de Adl-i İlahi Ömer’den sorar onu” ifadesindeki sorumluluğu denetim makamında olan herkesin omuzundadır. Bu makamlarda olanlardan hiçbiri “bana ne!” diyemez. En yukarıda olan Ömer’ler hiç diyemez ve dememeli.

Read more
  • YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
No Comments
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
  • İLETİŞİM

BİZE ULAŞIN

  • 0 378 228 18 77
  • bakad74@gmail.com
  • http//www.bakad.org.tr

BAĞLANTILAR

Telif Hakkı © 2021 İzmir Web Tasarım İzmir Web Tasarım Tüm hakları saklıdır.

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım & Kodlama ♥  Web Tasarım ©

ÜST Web Tasarım