R. TAYYİP ERDOĞAN’IN İBRESİ YÜKSELİYOR

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş, dünya siyasetinde öncelikleri değiştirdi. ABD liderliğindeki Batı ittifakı husumet önceliğini Rusya’ya çevirdi. Türkiye ikinci plânda kaldı. Hatta Batı ittifakı Türkiye ile müttefikliğini yeniden hatırladı, Rusya ile takıştırmaya yönelik taktikler denedi, sahte gülüşlerle hayırhahımız olduğuna dair işaretler verdi. Ama Türkiye Batı ittifakının kendisine biçtiği rolü değil, kendi siyasi aklının gereğini yaparak “aktif tarafsızlık” stratejisini tercih etti. Savaşan her iki tarafın da komşusu olduğunu, binaenaleyh her iki tarafla da dostluğunu sürdüreceğini, savaşın durdurulması için gayret göstereceğini ifade etti. Barışın kaybedeni yoktur, “aslah tarik musalahadır” diyerek kamplaşmalarda tarafsız kaldı.
Türkiye’nin bu tavrı hem Rusya’dan hem de Ukrayna’dan destek gördü. Nitekim Rusya ve Ukrayna müzakere masasını 10 Mart 2022 tarihinde Antalya’da kurarken her iki ülkenin dışişleri bakanları müzakerelere Türkiye’nin de iştirakini talep ettiler. Bu gelişme adeta bundan sonra yapılacak müzakerelerin adresini de belli etmişti. Bu sebeple “Türkiye’ye minnet duyan” iki ülkenin 30 Mart 2022 tarihinde müzakere masasını İstanbul Dolmabahçe Sarayında kurması kimseyi şaşırtmadı.
Ama müzakerelerin başlangıcında Recep Tayyip Erdoğan’ın müzakerecilere hitabının Rus ve Ukrayna delegeleri tarafından ayakta alkışlanması epey bir sükse yaptı. Batı dünyasında kıskançlıkla izlenen bu durum Türkiye’de muhalefet cephesinde duygu karışıklığına sebep oldu. Hâdiseyi nasıl değerlendireceklerini bilemediler. Oysa mesele gayet basitti. Dışı eli, içi de içeriden bazılarını yakan Recep Tayyip Erdoğan’ın iki kimliği vardı. Birincisi ve herkesi alâkadar eden en önemlisi Cumhurbaşkanı kimliğiydi ve o kimlikle Türkiye Cumhuriyeti’ni ve hepimizi temsil ediyordu. Alkışlar da Türkiye’nin cumhurbaşkanına idi. Bundan muhalif-muvafık herkesin memnun olması gerekirdi. Zira Türkiye doğru bir siyaset ve strateji takip ediyor, kendi siyasi aklını kullanıyordu. Çok şükür ki öyle yapıyordu. Elbette bu strateji, seçimle gelen ve milli iradeyi temsil eden siyasi iktidarın “ortak aklı” kullanmasının bir neticesi idi. Tayyip Erdoğan’ın ikinci kimliği ise temsil ettiği makamdan ayrı olarak özel şahsiyeti olup, hususi kimliğine muhabbet etmek veya etmemek bir tercih işiydi ve başka bir meseleydi.
Şu kadar var ki Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsi kimliği ve temsil ettiği makam iç içe geçebilmektedir. Özellikle 2023 başkanlık seçimlerinde Cumhur İttifakı’nı temsilen yeniden aday olacağı önceden ilan edilmesi sebebiyle, ibresi yükselişe geçen Tayyip Erdoğan muhalefet cephesinde endişelere yol açmaktadır. Nitekim kamuoyu yoklamaları da bu yükselişi teyit etmektedir. Henüz cumhurbaşkanlığına aday çıkaramayan Millet İttifakı’nın işi biraz daha zorlaşmış gibi görünmektedir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
1915 ÇANAKKALE KÖPRÜSÜ

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
İstanbul Boğazından sonra Çanakkale Boğazına da pırlanta bir gerdanlık takıldı. İsmi, destanlaşan bir harbi, gırtlağımızı sıkmaya gelen düşmanların müthiş hezimetini çağrıştıran, renklerinden ayaklarına uzunluğundan genişliğine farklı farklı mânalar yüklenen “1915 Çanakkale Köprüsü” olarak konuldu. Dedem Korkut gelse, “soy soylasa, boy boylasa” idi adı yine aynı olurdu. Tarih derinliği ve şuuru olan bakış Çanakkale zaferinin 107 seneyi devriyesinde bize işte bunları söylüyor.
18 Mart 2017 tarihinde temeli atılan Çanakkale Köprüsü 18 Mart 2022’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hizmete açıldı. Köprü yapısı itibariyle birçok sembolleri de içerisinde barındırıyor. Lastik tekerlekli araçların geçebildiği köprünün orta açıklığı 2.023 m, toplam uzunluğu 3.563 m’dir. Bu orta açıklık uzunluğu ile köprü, dünyanın en uzun asma köprüsü unvanını ele geçirmiştir. Orta açıklığı cumhuriyetin 100. yılına atfen 2.023 metre olarak belirlenmiştir. Yan açıklıklar ve yaklaşım viyadüklerinin uzunluğu ile birlikte köprünün toplam uzunluğu 4.608 metredir. Köprünün kule yüksekliği 318 metre olup bu rakam 1915 Çanakkale Harbi’nin yapıldığı Mart ayının 18. Gününü sembolize etmektedir. Kulelerin üzerine Seyit Onbaşı‘nın savaş sırasında tek başına kaldırdığı top mermilerini temsilen 16 metre uzunluğunda mermi figürleri yerleştirilmiştir. Bununla köprünün toplam yüksekliği 334 metreye ulaşmıştır. Kulelerde Türk bayrağına atfen kırmızı ve beyaz renkler kullanılmıştır.
Dünyanın en değerli toprağını vatan yapan ve iki denizin kavşağındaki İstanbul’u payitaht eden ecdadımıza hayrul halef olan yeni nesiller elbette o şehrin boğazına inciden gerdanlıklar takacaklardı. Birinci köprü (Boğaziçi Köprüsü, daha sonra adı Şehitler Köprüsü oldu) Süleyman Demirel tarafından yaptırıldı ve 1973 yılında hizmete açıldı. Başta Bülent Ecevit olmak üzere sol çevrelerin “mutlu azınlığa köprü yapılıyor” muhalefeti unutuldu gitti. “Sel gider, kum kalır.”
İstanbul Boğazına ikinci köprü rahmetli Turgut Özal tarafından yaptırıldı. 29 Mayıs 1985’de temelleri atılan ve 3 Temmuz 1988 tarihinde hizmete açılan dünyanın en uzun 5. Köprüsünün adı “Fatih Sultan Mehmet Köprüsü” oldu. Boğaziçi köprüsüne karşı yapılan itirazların şiddeti, yaşanan mahcubiyetler sebebiyle olacak ki ikinci köprüde sönükleşmişti.
İstanbul Boğazına üçüncü köprü ise Recep Tayyip Erdoğan tarafından yaptırılmıştır. Asya ve Avrupa’yı üçüncü defa birleştirenYavuz Sultan Selim Köprüsü’nün temeli İstanbul’un fethinin 560. yıl dönümüne denk getirilerek 29 Mayıs 2013’te atılmıştır. Adını 9. Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim’den alan köprü, birçok özelliği bakımından Türkiye ve dünya mühendislik tarihi için büyük bir kilometre taşı olma niteliği taşımaktadır. Dünyanın en geniş köprüsü unvanını taşıyan Yavuz Sultan Selim Köprüsü, 26 Ağustos 2016’da hizmete açılmıştır.
İstanbul Boğazı’nı denizin altından demiryolu ile geçen ve 2004 yılında temeli atılarak 2013 yılında hizmete açılan Marmaray Tüneli ile 2011 yılında temeli atılan ve 2016 yılında hizmete açılan Avrasya Tüneli de en az boğaz köprüleri kadar hayati önem taşımakla birlikte konu sınırlılığı açısından burada teferruat verilmemiştir.
Yukarıda arz edilen muhteşem tablo ve gür sedanın yanında sinek vızıltısı kabilinden bazı sesler de işitiliyor ki, bu sesleri ne zaman duysam işlerin yolunda gittiğinin işareti sayarım. Bu sadece bana ait bir kanaat da değildir, zira bu “sivrisinekleri” memleketimizde bilmeyen yoktur. Bu sivrisineklerin kim olduğunu merak edenler yakın dönem gazete arşivlerini tarayabilirler. Memlekette taş üstüne taş konulsa hemen birilerinin “alerjik reaksiyonları” nükseder. Peki, bunlar niye görmezden gelinmez denilemiyor, zira hak etmedikleri konumlarda bulunuyorlar ve temsil ettikleri makamlar önemsiz değil.
Sadece bir misal zikredip gerisini merak edenlere bırakmak istiyorum. Bugün de aynı yerde duran, hesap ve hendeseden ziyade iflah olmaz bir ideolojik körlükle mâlul, müzmin muhalif kimliğini koruyan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin 1968 yılında Boğaz Köprüsü yapılmaması için “Boğaz Köprüsü, Türkiye ve İstanbul’un başına gelen en büyük felakettir” diyerek dava açmasını unutmayalım. Bu oda daha yakınlarda da Kanal İstanbul projesinin yapılmaması için dava açmıştı. Bu dava açmayı hafife almamak gerekir zira yargıdaki yoldaşları ile vaktiyle gayet güzel paslaşırlar, memleket hayrına yapılan her işi oradan iptal ettirirlerdi. Eh, papaza her gün yahni yedirmiyorlar.
Üstelik bu güruhun ölçüsü batıdır. Ne varsa örnek alınacak şey batıdadır. Paris’i, Roma’yı, Londra’yı anlata anlata bitiremezler. Yollarını, hava limanlarını, köprülerini, ışıltılı meydanlarını vs. dillerinden düşürmezler. Ülke insanlarına “bidon kafa, göbeğini kaşıyan adam” tiplemesi yapan ve adeta “haşere” gibi bakan bu müstağriplerin halka hizmet gibi bir duygularının olmasını beklemek de beyhudedir. Bu sebeple Avrupa’yı kıskandıran hava limanları, köprüler, yollar, hastanenler, üniversiteler onlar için hep müttehemdir. Hizmette gözleri yoktur ama isim takmaya pek meraklıdırlar. “o köprünün adı Yavuz Selim olmamalıdır, havalimanın adı Atatürk olsun” gibi kenardan müdahil olmayı da ihmal etmezler.
Sadede gelecek olursak, ülkemiz istikbale emin adımlarla ilerlemektedir. Yapılan her köprü, yol, tünel, açılan her hava limanı, inşa edilen her hastane, her üniversite, geliştirilen her iha, siha, tiha teknolojisi geleceğin Türkiye’sini kurmada bir önemli adımdır. Sadece eser değil, teknoloji terakümüdür, ümitsizliği öldüren ve ümidi takviye eden bir nefhadır, bedeviyetten medeniyete geçiştir, gerisi laf-u güzaftır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
ANTALYA DİPLOMASİ FORUMUYLA CEMRE AKDENİZ’E DÜŞTÜ

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Antalya Diplomasi Forumu 2021 yılında kurulmuş olmasına rağmen belki ihtiyacın âcilliğinden olacak, uluslararası alanda oldukça yoğun bir teveccühe mazhar olmuş ve kendisinden bahsettirmeyi hak etmiştir. Biz de bu yazımızda adeta “beşikteyken konuşmaya başlayan” Antalya Diplomasi Forumu’nun ne mânaya geldiği üzerinde duracağız.
İkincisi gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu’la siyasi baharın müjdecisi olan cemre Akdeniz’de suya düşmüştür. Dışişleri Bakanlığı tarafından organize edilen ve 11-13 Mart 2022 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilen diplomasi formu bir formdan öte mânalar taşımaktadır. Küresel siyasetin nabzı daha önce hep Batı merkezlerinde atar; siyaset, medya, iş veya akademik çevrelerden o toplantılara iştirak eden kişiler de bunu bir iftihar vesilesi sayarak onu kendileri için bir ayrıcalık olarak takdim ederlerdi. Batı politikalarının demokrasi, insan hakları, çevre vb. ambalajlarda pazarlandığı bu toplantılar zımnen Batı üstünlüğünün berdevam olduğu intibaını uyandırırdı.
İşte Antalya Diplomasi Forumu dünya siyasetinde öne çıkan meselelerin müzakere edildiği merkezlere bir yenisini ekleyerek adres doğrulaması yaptı. Zira dünya siyasetinde öne çıkan meselelerin kısmı ekseri Türkiye coğrafyasının etrafında cereyan etmektedir. “Eski Dünya”nın kesişme noktasında yer alan Türkiye, enerji savaşlarından ticaret yollarına, medeniyetlerden dinlere kadar pek çok konuda tartışmaların kenarında veya uzağında değil tam da merkezinde yer almaktadır.
Nitekim Rusya’nın Ukrayna’yı işgal sürecindeki kutuplaşmada tarafsızlığını koruyan ve akıllı bir siyaset takip eden Türkiye, yanı-başındaki bu harpte aktif tarafsızlıkla barışın yanında olduğunu göstermiş ve her iki ülkenin de itimadını kazanmıştır. Müzakere için hem Rusya’nın hem de Ukrayna’nın Türkiye’yi tercih etmesi ve müzakereye Türk Dışişleri Bakanının da iştirak etmesini istemeleri yürütülen politikanın doğruluğunu göstermektedir.
Diğer taraftan Antalya Diplomasi Forumu pek çok farklı ülkelerden önemli sayıda siyasetçiyi, akademisyeni ve diplomatı da kendisine çekmiştir. Üç gün süren forumda önemli meseleler müzakere edilmiş, bunun yanında ikili görüşmeler yapılmıştır. Foruma iştirak analiz edildiğinde İslâm ülkelerinden ve Batı kibrinden rahatsız olan diğer ülkelerden daha fazla katılım olduğu, foruma kıskançlıkla bakan Batılı ülkelerden ise hem merak, hem de görüşlerini ifade için sınırlı sayıda iştirak olduğu görülmüştür.
İkinci Dünya Harbi galiplerinin kurguladığı dünya siyasetinin sürdürülemez olduğu artık ayan beyan ortaya çıkmış, iki kutuplu ve tek kutuplu dünya dayatmalarının beyhudeliği iyice anlaşılmıştır. Türkiye bir taraftan “Dünya Beşten Büyüktür” diyerek Birleşmiş Milletler’in demokratikleştirilmesini istemekte, diğer yandan da ihtilafların hallinde silah yerine diplomasi ve müzakere masasının daha isabetli olduğu fikrini savunmaktadır. Bu dostça yaklaşım gün geçtikçe daha fazla taraftar toplayacak ve belki de üçüncü Antalya Diplomasi Forumu ile cemre Türkiye’de toprağa düşecektir. Ancak devletlerde zamanın saatin akrebi gibi devletlere göre döndüğünü de unutmamak ve acûl olmamak gerekir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
PUTİN YİNE SAHNEDE

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Putin yine sahnede ve hiç inmeyecekmiş gibi. BAKAD Günlükleri adlı kitabımızda Soljenitsin’in SSCB’nin dağılma arifesinde Gorbaçov’a önerdiği “SSCB’nin kontrollü dağılması” olarak tanımladığı “Rusya’yı Kurtarma” plânının detaylarını vermiştik. Putin için bir nevi vasiyet olan ve 18 Eylül 1990 yılında Moskova’da yayımlanan Literaturnaya Gazeta’daki makalesinde Soljenitsin, kanlı ve savaşa dayalı bir dağılma tehlikesinin Rusya’yı Knezliğe çekeceği tehdidine karşı şöyle bir strateji önermekteydi. “Mademki SSCB bölünerek çökmeye mahkûmdur, mademki başka çaresi yoktur, o zaman kafamızı boşuna yormayalım. Önemli olan bu bölünmenin faturasını asgariye indirmektir. İşte kanaatimce şunu derhal, çekinmeden ilan etmeliyiz. Üç Baltık cumhuriyeti, üç Kafkasya cumhuriyeti, dört Asya Cumhuriyeti ve Moldavya, evet bu 11 cumhuriyet kesin olarak ayrılacaklardır. Kazaklar da yoğun olarak yaşadıkları bölge sınırları içinde isterlerse ayrılabilirler. Ve yalnız bu 12 cumhuriyet dışında kalan arazi, işte asıl Rus toprakları (Rus kelimesi yüzyıllar boyu Ukraynalılar, Ruslar ve Beyaz Rusların ortak adıydı) ki,18. Yüzyıldan başlayarak Rusya diye tesmiye olunmuştur. Şimdiyse Rusya Birliği demek daha doğru olacaktır.”
Soljenitsin Osmanlı Devleti gibi savaşarak dağılan bir Sovyet imparatorluğunun payına ancak Moskova-Petersburg hattında bir knezlik düşeceğini gördüğü için, “kontrollü bir dağılma” plânı uygulamasından bahsederek bugünkü Rusya Federasyonu’na ilave olarak Ukrayna, Belarus ve Kazakistan’ın Rus yoğun kesimlerini içerde tutacak bir plânda ısrar etmişti.
Görüldüğü üzere Soljenitsin bugünkü Rusya Federasyonu’nu, Belarus ve Ukrayna ve Kazakistan’ın Rusların yoğun olduğu bölgelerini birlikte ve bir devlet çatısı altında düşünmektedir. Ayrılma sürecinin behemehal uygulanmasını, hatta bu 12’liden ayrılmak istemeyenlerin de zorla ayrılmasını tavsiye ederken dikkate aldığı husus, kan ve şiddetin Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’de olduğu gibi SSCB’yi atomize etmesini engellemek, özellikle Rus boyunduruğu altında kalan Müslüman, Türk ve akraba milletlerin istiklâliyetine fırsat vermemek ve kontrollü şekilde Rusya’nın varlığını garantiye almaktı. Bu plânın garantiye almaya çalıştığı çok önemli diğer bir husus ise Rusya’nın hayatiyetini sağlayan ve can damarını teşkil eden petrol, gaz ve diğer yeraltı zenginliklerini ki -bunların neredeyse tamamı Türk veya Müslüman milletlerin yaşadığı bölgelerden çıkarılmaktadır- elinde tutmaktı.
Putin, 2000 yılında Rusya Federasyonu’nun başına geçtiğinde önce selefi Boris Yeltsin’le bağımsızlık antlaşması imzalayan Çeçenistan Devlet Başkanı Çahar Dudayev’i suikastla ortadan kaldırmış ve Çeçenistan’ı yerle bir ederek yüksek sesle bağımsızlık talebinde bulunan Dağıstan, Tataristan, Başkurdistan ve Yâkutistan’a gözdağı vermiştir. Daha sonra ABD’de yaşayan Aleksandr İsayeviç Soljenitsin’i Moskova’ya getirerek devlet nişanı vermiş ve O’nun SSCB’nin dağılma plânının doğru olduğunu ancak o dönemde Rusya’nın zayıf olduğu için ABD ve Avrupa’nın zorlaması ile Rus halklarından olan Ukrayna ve Belarus’tan vazgeçmek zorunda kaldıklarını ifade etmiştir. Burada verilen mesaj açıktır. Ukrayna, Belarus ve muhtemelen Kazakistan’ın yarısı tehlikededir.
Putin fırsat eline geçtiğinde bu ülkeleri işgalden çekinmeyecektir. Nitekim bu ülkelerde zaman zaman ortaya çıkan huzursuzluklar, kargaşa ortamları bunun işaretlerini vermektedir. Dün Ukrayna’dan koparılan Kırım Rusya’ya ilhak edilmişti, bugün yine Ukrayna’dan koparılan Donetsk ve Lugansk’ın bağımsızlığının Rusya tarafından tanınacağı ilan edilmiştir. Putin bu bölgelerin Rusya’dan koparılarak oluşturulduğunu, hatta Ukrayna adında bir devletin de Lenin tarafından kurulduğunu, daha önce olmadığını ifade ile bu sayfanın henüz kapanmadığını ifade etmiştir.
İşte bu sebeple biz istihbarat geçmişinin pratiğinde pişen, Almanya’nın bütünleşmesine şahit olan ve ikinci bir dağılma dönemecinde Rusya’nın başına geçerek ülkesini derleyip toparlayan ve 2036 yılına kadar Kremlin’de oturmayı garantileyen Putin’i daha çok konuşacağız.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
TÜRKİYE’DE HAYAT NEDEN PAHALANIYOR?

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
2021 Kasım’ında Türkiye normal olmayan bir iktisadi gelişme yaşadı. Aniden Dolar kuru yaklaşık 8 TL’den 18 TL’ye sıçradı. Bu ani sıçramayı açıklayacak ciddi bir iktisadi hareket bulunmuyordu. Bu ani sıçramayı Hükümetin enflasyonla mücadele stratejisinin hatalı olmasıyla izah etmek mümkün değildir. Nitekim Cumhurbaşkanı karşı bir harekâtla bir gecede ABD Dolarını 18 TL’den 12 TL’ye düşürebilmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki mesele iktisadi olmaktan ziyade sosyo-psikolojik çökertme harekâtıdır ve arkasında kimlerin olduğu meçhul değildir.
Meselenin arka plânına bakıldığında ABD başkanı Joe Biden’in başkan olmadan önce yaptığı “Türkiye’de iktidarı devirme” plânından başlamak üzere ABD ve müttefiklerinin Türkiye’de Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı “diktatör” olarak hedef tahtasına oturtmaları ve güya Türkiye’nin iyiliğini düşünüyormuş gibi bir tavırlarla darbe teşebbüsleri ile muvaffak olamadıkları amaçlarına başka araçları kullanarak ulaşma çabaları olduğu açıkça görülmektedir. Bu “başka araçların” başında Türkiye’yi iktisaden çökertmeye çalışmak, muhalefeti örgütleyerek tek çatı altında birleştirmek, mahalli idare seçimlerinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirlerin önemli bir kısmını AK Partinin kaybetmesi sebebiyle “Erdoğan iktidarı artık sona yaklaşıyor” propagandalarını ABD ve Avrupa başkentlerinde bildik düşünce kuruluşları vasıtasıyla yaymak gelmektedir.
ABD’nin savunma sanayimiz ile mali sistemimizi hedef alan katsa (CAATSA) yaptırımları devam etmekte, F35 savaş uçağı ortaklığından çıkarıldığımız gibi, bedelini ödeyerek satın aldığımız F35’ler de bize verilmemektedir. ABD ve müttefikleri Türkiye’nin savunma sanayii başta olmak üzere yüksek teknoloji gerektiren alımlarını engellemeye çalışmakta, Suriye ve Irak’ta PKK ve PYD/YPG’yi destekleyerek Türkiye’ye karşı kullanmaktadır. Yunan ve Rumlara arka çıkarak Türkiye’yi Mavi Vatan’ın dışına itmeye çalışmaktadır. Karabağ ve Libya’da Türkiye’nin oynadığı rol onları hepten çileden çıkarmıştır. Tüm bunlar ABD ve müttefiklerinin neden iktidardan hazzetmediklerini ortaya koymaktadır.
AK Parti’nin beceriksizliklerine gelince, halkın öfkesini çeken memur alımlarında hakkaniyet yerine “mülakat” adıyla yandaşlarından başka kimseye fırsat tanımaması, ehliyet ve liyakat yerine parti sadakatini koyması, halkla bağlarını zayıflatması, müdahin ve dalkavukların meydan alması, tenkit ve eleştirilere kulağını kapaması, halkın yerine işadamlarını ve esnaf kesimini öncelemesi gibi parti yetkililerinin de gayet iyi bildiği bir yığın mesele sayılabilir.
İşin siyasi tarafına gelince Millet İttifakı adı altında seçim ittifakına giden muhalefetin içinde AK Partiden ayrılan eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu ile eski bakanlardan Ali Babacan’ın da bulunması, daha önce AK Parti kurucularıyla yol yürümüş olan Temel Karamollaoğlu’nun mevcudiyeti ibretliktir ve R. Tayyip Erdoğan’nın başarısızlık hanesine yazılan puanlardır. Neticede halk nezdinde %20 civarında teveccühe mazhar olabilen CHP, Erdoğan’ın yanında tutamadıklarını da yanına alarak şimdi millete umut olmaya çalışmaktadır. Millet ittifakına Batı siyasetinden ciddi destekler sağlanmakta, İstanbul’u yönetemeyen Ekrem İmamoğlu’na Batı başkentlerinden 2023 cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylık teşvikleri yapılmaktadır.
İşin tuhaf yanı Millet İttifakının halka en büyük vaadi de “güçlendirilmiş” denilerek parlamenter sisteme geri dönmedir. Yıllarca milletin canını yakan ve siyasi istikrasızlığın kaynağı olan iki başlı yönetimi parlatmaya çalışmak mevcut muhalefetin ülke idaresinde projesi olmadığını ortaya koymak demektir. Bu hususu önceki yazılarımda ele aldığım için burada tekrar detayına girmiyorum.
Evet, Türkiye’de hayat pahalanmıştır. Bunda birinci sorumlu siyasi iktidar olmakla birlikte, iktidar değişikliği özleminde olan uluslararası güçlerin payı da yabana atılmamalıdır. Oyun büyüktür. İktidar iktisat üzerinden vurulmak istenilmektedir. Siyasi iktidarın bakan ve başkan değiştirmekle, istatistiki verilerle oynayarak enflasyonu düşük göstermekle bu iktisadi krizi çözmesi mümkün değildir. Siyasi iktidarın temel gıdada KDV oranını %8’den %1’e düşürmesi doğru bir harekettir ancak bin türlü cambazlıklarla bu indirimi fiyatlara yansıtmayan esnafların da bu işte büyük vebali vardır. Piyasa onların insafına bırakılmamalıdır. Toplum kesimlerini esnaf üzerinden okumaya çalışan ve siyaseti “esnaf ziyareti” olarak algılayan siyasetçilerin kulakları çınlasın.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
TAÇLI VİRÜSÜN SALTANATI

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Tarih boyu dünyada mikrop veya virüs menşeli birçok salgın hastalık dalgaları yaşanmıştır. En çok bilinenleri MS 165-180 yılları arasında Roma’da yaşanan Antoninus vebası, 541 yılında İstanbul’da yaşanan Jüstinyen Vebası, 1346-1353 yılları arasında Avrupa’da yaşanan Kara Veba, 1855-1859 yılları arasında Çin’de başlayarak dünyaya yayılan Üçüncü Veba salgını, 1918 İspanyol Gribi, 1957 Asya Gribi, 20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV (AIDS) virüsü, 2013-2016 yılları arasında Batı Afrika’da patlak veren Ebola salgını ve domuz gribidir. Bu salgınlarda milyonlarca insan ölmüştür.
Salgın hastalıkların periyotlarında küreselleşmeye paralel olarak bir daralma olduğu görülmektedir. Artık bir insanın dünyayı dolaşma hızına paralel olarak mikrobik canlılar da dünyayı dolaşabilmekte, üstelik milyarlarcası birden dakikalar içerisinde çoğalmaktadır.
2019 yılından beri pandemi virüsü tahtına Koronavirüs 2019 (COVID-19) çıkmış durumdadır. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 sürekli mutasyonlar geçirerek tabiri caizse yeni şartlara intibak ederek saltanatını sürdürmektedir. COVID-19 genellikle ateş, öksürük, yorgunluk, nefes almakta zorluk, koku ve tat alma hislerinde kayıp gibi tezahürler göstermekle birlikte farklı şekillerde de ortaya çıkabilmektedir. Virüsün Delta ve Omicron gibi varyantları sırayla yükselişe geçtikten sonra yeni varyantları da görülmektedir.
COVİD 19 virüsüne karşı Çin, Almanya, İngiltere, ABD, Rusya ve Türkiye’de aşılar geliştirilmiştir. Bu aşılardan Sinovac, CoronaVac, Sputnik V, AstraZeneca/Oxford, Biontech/Pfizer, Moderna ve Turkovac en çok bilinenleridir. Türkiye’de Çin aşısı (Sinovac) ve Almanya’da Türk hekimlerce geliştirilen Biontech ile Türkiye’de yapılan Turkovac en çok kullanılan aşılardır.
COVİD-19 pandemisine karşı dünyada ve Türkiye’de devletler aşı mecburiyetleri getirirken aralarında az da olsa hekimlerin de olduğu bazı toplum kesimlerine aşı muhalifleri ortaya çıkmıştır. Muhalifler COVİD-19’un laboratuvarda üretilen bir virüs olduğu, korku ve panik havası sağlanarak aşı üzerinden toplumun sömürüldüğünü iddia etmişler, geliştirilen aşıların ileride insan vücuduna yapacağı tahrip ve yıkıcı tesirlerin gizlendiğini, bu hususta görüşleri olan bilim adamlarının konuşturulmadığını, pandemi sebebiyle uygulanan karantinaların zararının virüsten aşağı kalmadığını söylemişlerdir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
TAÇLI VİRÜSÜN SALTANATI
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Tarih boyu dünyada mikrop veya virüs menşeli birçok salgın hastalık dalgaları yaşanmıştır. En çok bilinenleri MS 165-180 yılları arasında Roma’da yaşanan Antoninus vebası, 541 yılında İstanbul’da yaşanan Jüstinyen Vebası, 1346-1353 yılları arasında Avrupa’da yaşanan Kara Veba, 1855-1859 yılları arasında Çin’de başlayarak dünyaya yayılan Üçüncü Veba salgını, 1918 İspanyol Gribi, 1957 Asya Gribi, 20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV (AIDS) virüsü, 2013-2016 yılları arasında Batı Afrika’da patlak veren Ebola salgını ve domuz gribidir. Bu salgınlarda milyonlarca insan ölmüştür.
Salgın hastalıkların periyotlarında küreselleşmeye paralel olarak bir daralma olduğu görülmektedir. Artık bir insanın dünyayı dolaşma hızına paralel olarak mikrobik canlılar da dünyayı dolaşabilmekte, üstelik milyarlarcası birden dakikalar içerisinde çoğalmaktadır.
2019 yılından beri pandemi virüsü tahtına Koronavirüs 2019 (COVID-19) çıkmış durumdadır. Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan COVID-19 sürekli mutasyonlar geçirerek tabiri caizse yeni şartlara intibak ederek saltanatını sürdürmektedir. COVID-19 genellikle ateş, öksürük, yorgunluk, nefes almakta zorluk, koku ve tat alma hislerinde kayıp gibi tezahürler göstermekle birlikte farklı şekillerde de ortaya çıkabilmektedir. Virüsün Delta ve Omicron gibi varyantları sırayla yükselişe geçtikten sonra yeni varyantları da görülmektedir.
COVİD 19 virüsüne karşı Çin, Almanya, İngiltere, ABD, Rusya ve Türkiye’de aşılar geliştirilmiştir. Bu aşılardan Sinovac, CoronaVac, Sputnik V, AstraZeneca/Oxford, Biontech/Pfizer, Moderna ve Turkovac en çok bilinenleridir. Türkiye’de Çin aşısı (Sinovac) ve Almanya’da Türk hekimlerce geliştirilen Biontech ile Türkiye’de yapılan Turkovac en çok kullanılan aşılardır.
COVİD-19 pandemisine karşı dünyada ve Türkiye’de devletler aşı mecburiyetleri getirirken aralarında az da olsa hekimlerin de olduğu bazı toplum kesimlerine aşı muhalifleri ortaya çıkmıştır. Muhalifler COVİD-19’un laboratuvarda üretilen bir virüs olduğu, korku ve panik havası sağlanarak aşı üzerinden toplumun sömürüldüğünü iddia etmişler, geliştirilen aşıların ileride insan vücuduna yapacağı tahrip ve yıkıcı tesirlerin gizlendiğini, bu hususta görüşleri olan bilim adamlarının konuşturulmadığını, pandemi sebebiyle uygulanan karantinaların zararının virüsten aşağı kalmadığını söylemişlerdir.
Sonuçta resmi kayıtlara göre 5 milyon (belki bunun birkaç misli) civarında insanın ölümüne sebep olan COVİD-19 virüsünün saltanatı devam etmektedir. Bu arz dabbesi sanki daha sonra gelecek virüs ordularının dümdarları gibi gözükmektedir. Herkesin ve özellikle her şeyi maddiyatta gören mağrur insanların insana ve hayata bakışlarını gözden geçirmesi için COVİD-19 bir ikaz atışı olarak değerlendirilebilir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler






