AYAK TAKIMININ İKBALİ VEYA TÜRKİYE’DE ÜNLÜ OLMAK

Kaynak: Gazeteler
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Medya vasıtasıyla halka ve özellikle de gençlere rol modeli olarak sunulan sözüm ona “ünlülerin” ne menem şeyler oldukları bazen mahkeme kayıtlarıyla, bazen narkotik operasyonlarıyla, bazen de adlarının karıştıkları rezaletlerle ortaya çıkmaktadır. Ancak ortada bir vakıa vardır; o da toplumu ahlâkî çöküşe götürmek isteyen şebekelerin hiçbir niteliği, özelliği ve cemiyete katkısı olmayan bu kişileri medya vasıtasıyla şişirerek onlar üzerinden değerlerimizi yıpratmak ve onları makbul satıcı, halkı ve gençleri de gönüllü alıcılara çevirme kast ve iradesidir.
Meseleyi itibar, şöhret ve ünlü kavramları üzerinden ele alırsak irtifa kaybının nereden nereye geldiği de ortaya çıkmış olur. Gündelik hayatta sıklıkla birbirinin yerine kullanılan “meşhur” ve “ünlü” kavramları bilim felsefesi açısından aynı mânâyı ifade etmese de günümüzde birbirine hayli yaklaşmış ve hatta biri diğerinin yerine kullanılır olmuştur. Gerçekte ise tarihi geleneğimizde meşhurluk, nitelik temelli bir tanınırlık biçimi olarak kabul edilmiş, bir marifet muktesebatı üzerine yapılandırılmıştır. Meşhurluk kavramı çoğu zaman ilim, fazilet, sanat veya devlet hizmeti gibi alanlarda temayüz etmiş kişiler için kullanılmıştır. “Meşhur bir âlim”, “meşhur bir eser” gibi ifadeler, tanınırlığın belirli bir nitelik ve değer üzerinden kurulduğunu gösterir. Nitekim tarihimizde bilinen meşhurlara bakıldığında her birisinin bir mümeyyiz vasfının olduğu görülür. Mesela devlet idaresinde “Fâtih, Yavuz, Kanuni” üçlüsü, mimaride “Mimar Sinan”, ilmiyede “İbn Sina, Harezmî ve Birunî ” felsefede “Farabi”, tasavvufta “İbn Arabî ve Mevlana” musikide “Itri ve Dede Efendi” hatta nüktedanlıkta “Nasreddin Hoca” ilk akla gelenlerdir. Bu meşhurların her birisi bir sahanın üstadı ve zirve noktasını teşkil ettiği için haklı bir şöhrete sahiptirler. Yani bu meşhurların şöhreti liyakatleri sebebiyle toplumdan gördükleri itibarın bir tezahürü, tabiri caizse bir dışavurumudur.
Geçmiş dönemlerde itibar ve şöhret farklı olarak değerlendirilmiş; itibar, halkın rağbetini simgelerken, şöhret kavramı tenkide tabi tutulmuş, hatta ahlâkî bir problem alanı olarak bile değerlendirilmiştir. İtibar, toplumsal ve ahlâkî değerle ilişkilendirilen meşru bir tanınırlık biçimi olarak kabul görmüştür. Şöhret ise bugünkü “ünlü” eşdeğerinden uzak ve içerisinde nitelik barındırdığı halde uzak durulması gereken bir sosyal statü olarak görülmüştür. Düşünce geleneğimizde “şöhret”, çoğu zaman müsbet bir değer olmaktan ziyade, ahlâkî bir risk alanı olarak ele alınmıştır. Tasavvuf literatüründe şöhret, “nefsin en büyük tuzaklarından biri” olarak değerlendirilmiş; görünür olma arzusu, riya ve gösterişle ilişkilendirilmiştir. Nitekim kendisi de bir zamanlar “Molla Said-i Meşhur” olarak anılan Bediüzzaman Said Nursi, kadim tasavvuf geleneği içinde şöhret kavramına ihtiyatla yaklaşmış ve şöhreti “zehirli bala” benzetmiştir. Halkın dilinde gezen “şöhret afettir” veya “şöhret belası” gibi ifadeler, bu yaklaşımın yaygınlığını göstermektedir. Şöhrete yapılan bu tenkidatın sebebi, kişinin kendi iç değerinden ziyade başkalarının takdirine bağımlı hâle gelmesini ifade içindir. Tanınmak, övülmek ve görünür olmak, ahlâkî olgunluk açısından tehlikeli görülmüş; “halvet ve tevazu” gibi erdemler, şöhrete karşı birer ahlâkî siper olarak düşünülmüştür. Binaenaleyh düşünce geleneğimizde şöhret, başlı başına arzu edilen bir statü değil; çoğu zaman kaçınılması gereken bir durumdur.
Şöhrete mukabil “itibar”, geleneğimizde tanınırlığın meşru ve müsbet biçimini ifade eder. İtibar, yalnızca bilinmek değil; güvenilirlik, haysiyet ve saygınlıkla birlikte anılmak anlamına gelir. Yakın tarihimizde devlet adamlarının “itibar sahibi” olması, âlimlerin ve kadıların “itibarlı” görülmesi, bu kavramın ahlâkî ve kurumsal boyutunu ortaya koyar. İtibar, kişinin kendi fiilleriyle inşa ettiği bir değerdir. Hârici övgüye değil; adalet, doğruluk, liyakat ve sorumluluk gibi erdemlere dayanır. Bu sebeple itibar, kalıcıdır ve toplumsal hafızada süreklilik kazanır. Tarihimizde fertlerin kamu hayatındaki konumu, büyük ölçüde “itibarı” üzerinden değerlendirilmiş; itibar kaybı ise sadece bireysel değil, aynı zamanda ahlâkî bir düşüş olarak görülmüştür.
Hal böyle iken dijital medya ve sosyal ağlar, klasik anlamdaki “şöhret” olgusunu yeni bir forma büründürmüş; “ünlülük” adı altında görünürlük merkezli bir statü üretmiştir. Büyük ölçüde şöhretin seküler ve medyatik bir versiyonu olan ünlülük; beğeni, takipçi sayısı ve etkileşim oranları, tanınırlığın temel ölçütleri hâline gelmiştir. Bu durum, düşünce tarihimizde şöhrete yöneltilen ahlâkî eleştirilerin günümüzde farklı bir biçimde yeniden mâna kazanmasına yol açmaktadır. Herhangi bir niteliği olmayan, ahlâki bir değer taşımayan hatta topluma müsbet bir katkısı olmayan, geçmiş dönemlerin “saray soytarıları” mesabesindeki bazı kişiler parlatılarak farklı bir ambalajla topluma sunulmakta, “sanatçı, şarkıcı, oyuncu, aktivist, yutıbır (youtuber), internet fenomeni” gibi isimler altında reklamları yapılmaktadır. Eski dönem şöhretlerine rahmet okutan bu nev zuhurların hayat tarzları, yemeleri-içmeleri, giyim kuşamları, kolay yoldan paraya ve “üne” kavuşmaları genç nesillere “rol modeli” olarak takdim edilmekte ve özendirilmektedir. Son dönemde kimi uyuşturucu kullanımı ile kimi kumar ve kara para aklama ile kimi fuhuş ve cinsi sapıklık ile hâsılı gayrı ahlâki ve gayrı kanuni işler ile haberlere konu olan bu kişilerin “ünlü” olarak tanımlanması bizatihi ailelerimiz ve cemiyetimiz için tehlike teşkil etmektedir. Üniversitelerin, hatta liselerin mezuniyet programlarına bu tiplerin ciddi meblağlar ödenerek çağırılmaları da umursamazlığın başka bir tezahürü olarak bu meseleye “tüy dikmektedir.”
Hâsılı kelam, pek çok değerlerimiz aşındırılmaya tabi tutulurken bunun yerine müptezel, değer yoksunu, ahlâksız, kalitesiz ve de seviyesiz, aile ve cemiyet yapısını tahrip edecek kavramlar üretilmekte, parlatılmakta ve dijital kanallar ve sosyal medya araçları üzerinden pompalanmaktadır. Buna karşı toplumun tüm kesimlerinin sistematik ve koordineli bir mücadeleye girişmesi; devlet kurumlarının kanun ve nizam yönünden, sivil toplum kuruluşları ile sosyal medya ve dijital kanalların muhteva ve içerik üretme yönünden, akademi, eğitim ve diyanetin müfredat ve programlar üzerinden elbirliği ile çalışması bir mecburiyettir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
ABD HAYDUT DEVLET!

Venezuela devlet başkanı Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasından sonra propaganda amaçlı olarak dünyaya verilen ilk fotoğraflar.
“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç tehdidinde bulunmaktan veya güç kullanmaktan ya da BM’nin amaçlarıyla bağdaşmayan başka herhangi bir şekilde davranmaktan kaçınmalıdır.”
BM Şartı Madde: 2/4
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
“Hak zıpırındır!” anlayışıyla yarım asra iki dünya harbi sığdıran Batılı ülkeler güya sonunda dünya barışı için Birleşmiş Milletleri (BM) kurdular. Soğuk savaş döneminde güçler dengesi sebebiyle yeni bir dünya harbi çıkmamakla beraber enerji ve hammadde zengini küçük devletlerin başı hiçbir zaman beladan kurtulamamıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra ABD liderliğindeki Batı önce İslâm ülkelerini hedef tahtasına oturtup Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) daha sonra Fas’tan Endonezya’ya kadar halkı Müslüman olan tüm devletleri içine alacak şekilde Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesini (GOP) ilan etti. Bu isimlendirme aslında İslâm ismini açıktan ifşa etmemek için üstü kapalı bir şekilde kullanılmıştı ama asıl hedefin Müslümanlar olduğu belliydi. Nitekim emperyalist güçler Müslüman kelimesini kademeli olarak fundamentalist, cihadist ve en sonunda terörist kelimeleri ile yan yana kullanarak bir kulak aşinalığı ve zihni şartlanma oluşturdular.
11 Eylül 2001 yılında New York’taki ikiz kulelerin meçhul eller tarafından vurulmasından sonra dünya enerji kaynaklarını ele geçirmeye matuf emperyalist plân işlemeye başladı. Afganistan’la başlayan haçlı seferleri, Irak, Libya, Mısır ve Suriye ile devam etti. En nihayet Filistin halkına uygulanan soykırım ve İran saldırısı ile zirveye çıktı. Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle emperyalizmin sömürge haritasına enerji kaynağı zengini yeni devletler dâhil edilmeye başlandı.
3 Ocak 2026’da ABD, Mutlak Kararlılık Operasyonu kod adıyla, Venezuela’nın başkenti Karakas’a hava saldırısı düzenledi. Anlaşıldığı kadarıyla dâhildeki işbirlikçilerin de yardımı ile Amerikan özel kuvvetleri tarafından Nicolas Maduro kaçırıldı. Dünyayı şaşkına çeviren bu haydutluğu ABD ve mevcut Trump hükümeti yaptı. Başka ülkeleri haydutlukla, teröristlikle suçlayan ABD tüm uluslararası hukuku, altına imza attığı Birleşmiş Milletler Şartı’nı[1] da çiğneyerek başka bir ülkeyi fiilen işgal etti. İleri sürülen bahane de “Maduro ve ailesinin narko-terörizm ve kokain kaçakçılığı” iddialarıydı. Bu iddiaları boşa çıkaracak itiraflar “şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler” fehvasınca Trump’ın basın toplantısında “Venezuela’yı biz yöneteceğiz, petrollerini biz işleteceğiz!” gibi ifadelerle ortalığa döküldü. Dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip birkaç ülkeden biri olan Venezüela[2] servetinin zengini olmak yerine mahkûmu haline getirildi. Bu açık haydutluğa karşı BM’ye üye diğer 190 ülke “zayıf bir kınama” dışında ne yapıyor? Maaleseki hiç bir şey yapmıyor.
Demek BM ve ona bağlı olarak kurulan sözüm ona uluslararası kuruluşlar ABD ve birkaç danışıklı ortağının hesabına çalışan payanda kuruluşlarmış! O halde BM’ye üye olan ülkeler ya fiilen BM üyeliğinden çekilerek daha âdil bir Dünya Parlamentosu teşkil etmelidirler, ya da bu zillet altında zayıf ama zengin kaynaklara sahip ülkeler sıranın kendilerine gelmesine şaşırmamalıdırlar. Diğer yandan ya Uluslararası Adalet Divanı ABD’yi “haydut devlet” olarak yargılamalı, ya da haysiyetleri varsa bu mahkemeyi feshetmelidirler.
Türkiye açısından meseleye bakıldığında ise diğer ülkeler ne yaparlarsa yapsınlar güce tapan bu emperyalistlere karşı Türkiye kendi gücünü tahkim etmeli, savunma sanayiindeki yerlilik oranlarını daha yukarıya çekmeli, yüksek teknoloji hamlesini elektronik harp, siber güvenlik, savunma sanayi, çelik kubbe, nükleer teknoloji, yapay zekâ, gen teknolojisi ve ilaç sanayi gibi sektörler başta olmak üzere her alanda dünyadaki ilk beş ülke arasına sokacak şekilde orta ve uzun vadeli plânlarını devreye sokmalıdır. O zaman hem kendini emniyete almış, hem de dost ve kardeş ülkeler için bir sığınak ve ümit ışığı olmuş olur.
[1] Birleşmiş Milletler (BM) Şartı, BM’nin kurucu belgesi olup 26 Haziran 1945’te San Francisco’da, Uluslararası Örgütlenme Konferansı’nın sonunda imzalanmış ve 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girmiştir. BM Şartı uluslararası hukukun bir aracıdır ve BM Üye Devletleri buna bağlıdır. BM Şartı, devletlerin egemen eşitliğinden uluslararası ilişkilerde güç kullanımının yasaklanmasına kadar uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini kanunlaştırır. Birleşmiş Milletler’in başlıca yargı organı olan Uluslararası Adalet Divanı, BM Şartı’na ekli olan ve onun ayrılmaz bir parçasını oluşturan Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne uygun olarak faaliyet göstermektedir. Daha detaylı bilgi için bkz. Birleşmiş Milletler Şartı https://www.un.org/en/our-work/uphold-international-law.
[2] Venezuela’nın 2023 yılı için tespit edilmiş petrol rezervi 303,468 milyar varil, petrol üretimi 636 bin varil/gün; doğalgaz rezervi ise 5,541 trilyon metreküp, doğalgaz üretimi 23,7 milyar metreküptür. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) verilerine göre, Venezuela’nın günlük petrol üretimi 2025 yılı itibarıyla ortalama 1 milyon varil düzeyinde seyrediyor. Venezuela 303 milyar 200 milyon varil kanıtlanmış petrol rezerviyle dünyada ilk sırada yer alıyor. Doğal gaz rezervleri bakımından da dünyanın önde gelen ülkeleri arasında yer alan Venezuela, 201 trilyon fit küp (TCF) rezervle küresel sıralamada 8. sırada bulunuyor. Bkz. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-nin-gozunu-diktigi-hazine-venezuela-nin-yeralti zenginlikleri/3733599.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BAKAD YAYINEVİ 6. E-KİTABINI YAYINLADI

BAKAD Yayınevi “BAKAD Günlükleri-5 Türkiye ve Dünya Siyasetine Akademik Bakış” adını taşıyan 6. e-kitabını yayınladı. BAKAD Yayınevi’nin altıncı ve BAKAD Günlükleri serisinin bu beşinci kitabı da, önceki kitaplarda olduğu gibi Türkiye ve Dünyada yaşanan ve ülkemizle alâkadar olan hâdiselerin akademik bakış açısıyla değerlendirilmesini ihtiva etmektedir. Bu kitap, daha öncekilerde olduğu gibi Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği (BAKAD)’nin web sayfasında yayınlanan makalelerin kitaba dönüştürülmesi ile ortaya çıkmıştır. Bir düşünce kuruluşu olan BAKAD siyasi, idari, iktisadi, sosyal ve kültürel konular başta olmak üzere Türkiye ve Dünya gündeminde yer alan önemli meseleler hakkında halkımızı ve akademik çevreleri sağlıklı bir şekilde bilgilendirmeyi temel vazife addetmektedir. Önceki kitaplarda olduğu gibi bu kitapta da yazılar yayın tarihleri ile birlikte verilmiştir. Bunun sebebi hâdiselere önceden konulan teşhisleri göstermek ve yayın politikasının isabet derecesi hakkında bir fikir vermektir. Kitap 16 makaleden meydana gelmektedir. Bu makalelerde 2025 yılı içerisinden yaşanan hâdiseler analiz edilmektedir.
BAKAD Yayınevi e-kitap yayınlamada imkanlarını akademisyenlere ücretsiz olarak açmaktadır. Özellikle lisansüstü tezlerini bastırmamış olanlar Yayınevimizin e-kitap hizmetinden faydalanabilirler.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
2026 MİLADİ YILA GİRERKEN GERİDE BIRAKTIĞIMIZ DÜNYA

Kaynak: https://boutique.lepoint.fr/2025
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Miladi 2025 yılı sona ererken geride nasıl bir dünyanın kaldığı umumiyetle sorulan suallerden birisidir. Öncelikle ifade etmek gerekir ki büyücek bir şehri andıran dünyamızda artık hiçbir devletin bağlantısız ve bağımsız olarak tek başına yaşama imkânı kalmamıştır. Binaenaleyh dünyada bugün var olan devletlerle derecesi farklı olmakla birlikte muhtelif hususlarda bir münasebet mecburiyeti vardır. Bu münasebet bağının etkileme ve etkilenme bakımından iyi yanları olduğu gibi kötü yanları da bulunmaktadır. Husûsan uluslararası âdil bir hukuk düzeninin bulunmadığı, uluslararası teşkilatların ya işe yaramadığı veya emperyalist güçlere hizmet ettiği bir dönemde manzarayı umumiyenin yürek burkucu olduğunu itiraf etmek gerekir. Meselenin daha yakıcı yanı ise, daha düne kadar Avrupalı devletler tarafından insan yerine konulmayan, gettolara sıkıştırılan ve katliamlara maruz bırakılan Yahudilerin ABD’ye yaslanarak –Alman Şansölyesi J. F. Martin Josef Merz’in tabiriyle- Batılıların “pis işlerini” yapması, Filistinli Müslümanlara soy kırım uygulamasıdır. Ahvali âleme Türkiye penceresinden bakıldığında düne göre daha iyi olduğumuz, yarın ise bugünden daha iyi olacağımız söylenebilir. Bu bir kehanet değildir.
Nitekim resimde de görüldüğü üzere Fransız Le Point dergisi, 2025 Yeni Dünya Düzeni özel sayısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, ABD Başkanı Donald Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile birlikte yenidünya düzenine yön verecek dört liderden biri olarak kapak yapmıştır. Kapakta Avrupa Birliğine yer verilmemiş olması manidardır. Kapağa bir savaş uçağı ile uydunun konulması gelecekte mücadelenin hangi alanlarda yoğunlaşacağına bir işaret olmakla beraber ülkelerle bu teknolojiler arasında zımni bir bağlantıya da dikkat çekilmektedir. Türkiye’nin son dönemde uydu ve savunma alanında öne çıkması ve bilhassa İHA, SİHA; TİHA gibi insansız savaş teknolojilerinde liderliğe oynaması, insansız savaş uçağı yapması, Mavi Vatanı ve Gök Vatanı da benzer şekilde ileri teknolojilerle donatması, hava savunma sistemini “Çelik Kubbe” ile taçlandırması bir zamanlar peşin parasıyla bile bize basit bir motor teknolojisini vermeyen Batı dünyasını endişelendirmekte, kim bilir belki de bu kapakla “birilerine” mesaj verilmek istenilmektedir.
Mevcut duruma bakıldığında Donald Trump’ın yeniden ABD Başkanı olması dünya siyasetinde taşları yerinden oynatmışa benzemektedir. “ABD’yi yeniden büyük yapma” parolası ile yola çıkan Trump, Ukrayna’ya yaptıkları yardımların karşılığında 500 milyar dolar değerinde nadir toprak elementine resmi bir anlaşma ile el koymuş, Putin ile yaptığı paylaşım planı mucibince Ukrayna’da Rusya’ya alan açmış, kendisi de Venezuela petrollerine gözünü dikmiştir. Bu iş burada kalmayacak, daha sonra Grönland dosyası raftan indirilecek, bu arada Putin de SSCB’nin 1991 yılındaki dağılmasında terke mecbur kaldığını düşündüğü topraklarda hak iddia edecektir. Bu açıdan Belarus ve Kuzey Kazakistan kendini emniyette sanmamalı özellikle Kazakistan tedbirlerini âcilen almalıdır. Kırım’ın işgalini müteakip Putin’in yaptığı açıklamaları hamaset olarak yorumlayanlar aldandıklarını hadiseler yaşandıkça anlayacaklardır.
ABD milli güvenlik siyaset belgesinde esas rakip ve düşman Rusya değil Çin’dir. Şimdiye kadar da ABD ile Rusya arasında savaştan ziyade perde önünde rakipleşme, perde arkasında paylaşma yaşanmıştır. Malta ve Yalta toplantıları ile 1991 SSCB’nin dağılması esnasında özerk Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını engellemek üzere yapılan ABD-Rusya yakın işbirliği kâfi miktarda örnek sunmaktadır. Hatta Arap Baharı’nın son perdesinin oynandığı Suriye coğrafyasında Türkiye’ye karşı ABD-Rusya işbirliği bile aynı siyasetin tezahüründen başka bir şey değildir. ABD’nin Filistin halkının imhasında İsrail’e verdiği sınırsız destek, Esat döneminde Suriye hava sahasını koruma görevi üstlenen Rusya’nın İsrail savaş uçaklarını görmezden gelmesi de yine aynı siyasetin parçalarıdır.
2025 yılı içindeki diğer önemli hadiselere bakıldığında aşırı şımartılan İsrail’in yakın çevresinde yaptığı taşkınlıklar, ABD ile bir olup İran’ı bombalamalar, Suriye’yi kısmen işgal girişimleri, Suriye PKK’sına destek olma, Yunan ve Kıbrıs Rumları ile ittifaklar tesis ederek güç gösterisinde bulunma dikkati çekmektedir. Diğer yandan ABD’nin kısmi geri çekilme siyaseti ile Avrupa güvenliği meselesinin âciliyet kazanması, Rusya- Ukrayna ateşkesi veya anlaşmasındaki belirsizlikler ve Karadeniz’i ısıtma çabaları öne çıkmaktadır.
Türkiye ise bir taraftan hayat pahalılığı ve enflasyon baskısından kurtulmaya çalışırken diğer taraftan da “Terörsüz Türkiye” siyasetini hayata geçirmeye çalışmakta, bunun en mühim adımı olan Suriye PKK’sını altına imza attığı anlaşmaya uymaya zorlamaktadır. Dâhili siyasette belediyelerdeki yolsuzluklar başta olmak üzere ele alınacak pek çok konu bulunmakla birlikte Türkiye’nin uluslararası ilişkiler bağlamındaki siyasetinin isabetli olduğunu söyleyerek yılı kapatabiliriz.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
KIBRIS’TA DEĞİŞEN VE ASLA DEĞİŞMEYECEK OLANLAR

Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bugün yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimini Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Tufan Erhürman, oyların yüzde 60,32’sini alarak kazandı. Kıbrıs Türkleri için hayırlı ve uğurlu olsun. Yaklaşık 218.000 seçmenin bulunduğu Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sandığa gitme oranı hayli düşük kalmıştır. Yüksek Seçim Kurulu’nun beyanına göre seçmenlerin %53,19’u sandığa gitmiştir. Bu umursamazlık bile nelerin değişmeyeceği hakkında bir kanaat hâsıl etmektedir. Şimdi kısaca Kıbrıs’ın tarihini gözden geçirelim.
Kıbrıs adası Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu 2. Selim döneminde 1571 yılında fethedilmiş ve 1923 yılında imzalanan Lozan Anlaşmasıyla da İngilizlerin adayı ilhakı resmen tanınmıştır. Tam 352 sene Osmanlı hâkimiyetinde kalan adada Rumlar neredeyse yok gibiydi. Zira adaya hâkim olan Venedikliler Katolik olduklarından Ortodoks Kilisesine hayat hakkı tanımıyorlardı. Osmanlı Devleti’nin dini müsamahası ile adada Ortodoks Rumlar çoğaldı, Ortodoks Kilisesi gelişti. 1877 Osmanlı Rus Harbinde (Meşhur 93 harbi) Rusları dengelemek için Kıbrıs’ın 92.799 Sterlin’e İngilizlere kiraya verilmesi ile başlayan süreç 1. Dünya Harbinde İngilizlerin Ada’yı ilhakı ve 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması ile bu ilhakın tanınması ile tamamlanmış ve Kıbrıs elimizden çıkmıştır. Üstüne üstlük 2. Dünya Harbinde Türkiye’ye mülteci olarak sığınan Yunanlıları da merhum Kadir Mısıroğlu’nun dediğine göre İnönü hükümeti Yunanistan’a değil Kıbrıs’a taşımış, böylece azınlık olan Rum-Yunan nüfusu Ada’da güç kazanmıştır.
İngilizler Ada’da askeri bir üs bulundurarak meydanı Rumlara bırakmış, Rumlar da Türklerin lütfuyla yerleştikleri adaya hâkim olmak için katliamlara başlamışlardır. Neticede İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünde 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kıbrıs’ı ilhak için harekete geçen Yunanistan terör organizasyonları ile Türkleri öldürmeye başlamış, 21 Aralık 1963’te Kanlı Noel adı verilen cinayeti diğer katliamlar takip etmiş ve 25.000 civarında Kıbrıslı Türk göçmen durumuna düşmüştür. 1967 yılında cinayetlere hız verilmiş, hatta 15.000 Yunan askeri adaya yerleştirilerek silahsız ve ordusuz Türkler imha edilmek istenmiştir. Türkiye’nin müdahale iradesini kırmak için ABD Başkanı Johnson’un dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye yazdığı tehdit mektubu da Rumları cesaretlendirmişti. Kıbrıs Türklerini bugünlere taşıyan müdahale 1974 yılında CHP-MSP koalisyon hükümeti zamanında gelmiş, Kıbrıs’ın hepsini alacak bir güce sahip olan Türk askeri siyasi irade zaafı sebebiyle bugünkü sınırlarda durmak zorunda kalmıştır. Daha sonra yazılan komutanların hatıralarında Necmeddin Erbakan’ın adayı ele geçirme azminde olduğu fakat uluslararası baskıdan çekinen Başbakan Ecevit’i ikna edemediği kayıtlara geçmiştir.
Kıbrıs’a yapılan iki askeri harekât sonrasında Türkler huzura kavuşmuş ve Rauf Denktaş liderliğinde 1976 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur. Türkiye ve Kıbrıs Türklerine karşı yapılan ambargo ve yasaklara karşı 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edilerek cevap verilmiştir. Adada Türklerin varlığının garantisi Türk askeri ve Türkiye’dir. Türkiye’den başka İslâm ülkeleri dâhil olmak üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan ülke yoktur. ABD ve Avrupa ülkeleri Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla adanın tamamını Rumlara ait saymaktadır. Türkiye’nin hatalı politikalarının da katkısıyla Kıbrıs Rumları tüm adayı temsilen Avrupa Birliği’ne üye yapılmış, Türkiye’nin federal bir Kıbrıs siyasetine bile razı olunmamıştır. Türkiye nihayet daha gerçekçi bir siyaset izleyerek adada iki devletli çözümden başka yol olmadığını ve artık bağımsız 7’nci Türk Devleti olarak Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanıtılması için çalışacağını ilan etmiştir.
Bugün Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yarı başkanlık sistemi ile yönetilen üniter bir devlettir. Cumhurbaşkanı aynı zamanda devlet başkanı, başbakan ise hükümetin başkanıdır. Ülkede çok partili demokratik bir rejim vardır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından kullanılmaktadır. Yasama yetkisi ise 50 üyeli Cumhuriyet Meclisi’ne aittir. Cumhurbaşkanı halk tarafından 5 yıllık süre için seçilmektedir. 2020’den beri Cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Ersin Tatar 2025 seçimlerinde yerini Tufan Erhürman’a bırakmıştır. Ersin Tatar gider, Tufan Erhürman gelir ama Kıbrıs gerçeği değişmez. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerine kim hangi şeytanlığı düşünürse düşünsün değersizdir. 1974’ün kıt imkânlarıyla Kıbrıs’a çıkan Türkiye bugün dünyanın en güçlü ordularından birisine sahip olarak her türlü oyunu bozmaya muktedirdir. Gerisi laf-u güzaftır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
MISIR’DA TARİHİ FİLİSTİN ZİRVESİ VE İSRAİL İÇİN SONUN BAŞLANGICI

Kaynak: Anonim.
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Filistin’de İsrail’in yaptığı soykırım, yıkım, aç bırakma dâhil yakın dönemlerde nerdeyse insanlığın şahit olmadığı mezalimler devletlerden önce sivil toplumu harekete geçirmiş ve halk hareketleri hükümetleri zor durumda bırakmaya başlamıştı. Sumud filosuyla fiiliyata çıkan bu durum bir çığa dönüşüp İsrail ile birlikte destekçilerini de süpürüp götürme işaretleri vermeye başlayınca Emperyalistler nihayet harekete geçme lüzumunu hissettiler. Ortaya bir ateşkes anlaşması taslağı koyarak nabız yokladılar. Taslağa yapılan sert itirazların üzerinden de kısmi düzeltmeler yaptılar ve Hamas’ı köşeye sıkıştırmaya çalıştılar. Ancak Hamas artık İran yörüngesinden çıkmış ve Suriye’de Ahmed eş-Şara örneğinden aldığı dersle Türkiye’nin yörüngesine girmişti. Nitekim ateşkes anlaşmasını kabul ettiğini açıklayarak İsrail ve destekçilerinin beklentilerini boşa çıkardı. Hatta Türkiye’de bile ilk şartı “Yahudi esirlerinin serbest bırakılması” olan bir anlaşmanın esirler kurtarıldıktan sonra İsrail tarafından çeşitli bahanelerle tanınmayacağı görüşünü kuvvetle ileri süren çevreler vardı. Onlar İsrail’in güvenilmezliğinin tescilli olmasından yola çıkarak böyle düşünüyorlardı. Haklı olabilirler, ancak şimdilik bundan daha iyisini dikte edecek bir güç bulunmamaktadır. Bu sebeple elinde daha çok veri olan “Devlet Aklı” ateşkes anlaşmasının Filistin’in lehine, İsrail’in aleyhine olduğunu görmüş ve stratejisini ona göre yapılandırmıştır. Nitekim İsrail’deki soykırım elebaşları hemen bu anlaşmaya karşı çıkmaya ve hükümeti devirme tehdidinde bulunmaya başladılar. Ancak siyasi maliyetleri taşıyamayacak durma gelen “Megaloman Trump[1]” anlaşma şartlarını dikte etmiş ve arkasında duracağını da taahhüt etmişti. Nitekim öyle oldu.
13 Ekim 2025 tarihinde Mısır’ın tatil kasabası olan Şarm-el Şeyh’te Filistin Zirvesi yapıldı. Ancak ev sahibi Mısır Devlet Başkanı değil, sanki Donald Trump’tı. Trump açılış konuşmasında Zirveye katılan devlet ve hükümet başkanlarını zirveye kendisinin davet ettiğini ve herkesin de bu daveti kabul ettiğini açıkladı. Fakat ateşkes anlaşmasının bir tarafında bulunan Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas salonda bulunurken, daha önce Netenyahu’nun da katılacağına dair Mısır Devleti tarafından resmi açıklama yapılmasına rağmen İsrail hükümeti “sudan bahaneler” ileri sürerek Netenyahu’nun toplantıya katılmayacağını duyurdu. Mamafih meselenin öyle olmadığı sonradan anlaşıldı. Henüz teyidi yapılmamakla beraber Recep Tayyip Erdoğan’ın “eğer Netenyahu gelirse, ben o toplantıya katılmam!” diye Mısır hükümetine kesin tavır koyduğu ortaya çıktı.[2]
R. Tayyip Erdoğan’ın böyle bir dayatmayı yapacak güce sahip olduğu ateşkes anlaşmasına imza koyan dört liderden biri olması ile teyit edildi. Nitekim 26 devlet veya hükümet başkanının bulunduğu toplantıda anlaşmaya Donald Trump, Recep Tayyip Erdoğan, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el Sisi ve Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani imza koydular. Bu arada Donald Trump’ın Recep Tayyip Erdoğan’ı sürekli övmesi, “sert adam, güçlü lider” gibi ifadelerle hem karakter tahlili yapıp hem de ona saygı duyduğunu ifade etmesi ve Türk ordusunun “muazzam” gücüne işareti dikkatlerden kaçmamaktadır. Tayyip Erdoğan’a Trump’ın bu özel davranışı bir kereye mahsus olmayıp birkaç kere tekrarlanmıştır. Şarm el Şeyh’te “ev sahibi” olarak liderlerin eli sıkarken Tayyip Erdoğan’la fazladan sohbet etmesi, zirve toplantılarında Tayyip Erdoğan’la yan yana durması muhtemelen sosyologların ve siyaset bilimcilerin mutlaka bir “arka plân” tahlilini zaruri kılmaktadır. Bu mesele müzakere edilmeye muhtaçtır. Bana göre ise Recep Tayyip Erdoğan’ın one minute/bir dakika![3] olarak hafızalara kazınan çıkışı muhtemelen Donald Trump’ı çok etkilemiş olmalıdır. Tayyip Erdoğan’ın ısrarcı tavrı, haksızlığa karşı tavizsiz duruşu, Batılı devlet başkanlarına karşı alttan almayan eşitlikçi tavrı ve daha da önemlisi Türk halkı tarafından 20 yılı aşkındır seçilerek o makamda tutulması rakip devlet başkanlarını saygılı davranmaya mecbur bırakmaktadır. Donald Trump’ın Avrupa’nın önde gelen devlet başkanlarını bile aşağılaması, küçük görmesi, ciddiye almaması nadir yaşanan vakalardan değildir. Bu mizaçtaki Trump’ın Tayyip Erdoğan’a karşı övücü ve saygılı tavrı bu açıdan bir istisna teşkil etmektedir.
Şarm el Şeyh zirvesinin arkası gelecek midir? Bunu elbette zaman gösterecektir. Bizim kanaatimiz ise eninde-sonunda yaklaşık 70.000 şehidin kanı bedeline Filistin Devletinin kurulacağı yönündedir. Filistin Devleti’nin kurulması sınırsız Siyonist iştihasının sonu ve İsrail için de sonun başlangıcıdır. Bundan kaçış yoktur. Barışın garantörü olarak Türkiye’nin masada olduğu gibi sahada da olması son derece önemlidir. Bu sağlandığı takdirde ilk defa Siyonistler bir devlet ciddiyetinin çelikleşmiş tavrı ile yüzleşeceklerdir. Yaklaşık bir asır sonra Filistin topraklarına “barışı korumak” için giden Türkiye, oradaki mazlum halkların da manevi dayanağı olacaktır.
İsrail ise tırmandığı veya tırmandırıldığı zirveden inişe geçecek, soykırım suçu ile yargılanacak, aklı varsa soykırım suçlularını yönetimden uzaklaştırarak çevresi ile sulh yollarını arayacaktır. Yoksa tarih tekerrür edecek, “zillet ve meskenet” yolları yeniden görünecektir.
Bu felaketin Müslümanlara hediyesi ise “İttihad-ı İslâm”ın tahayyül ve tasavvurdan taakkul safhasına intikal etmesidir. Malumdur ki bir mesele aklın süzgecinden geçerse tasdik, iz’an ve iltizam safhaları onu takip eder. Ve meşhur sözle sözü tamamlayalım; gelecek yakındır.
[1] Donald Trump, Şarm el Şeyh’teki toplantıyı vesile yaparak ABD’yi ön plana çıkarmayı başarmış, adeta diğer devletlerin fevkinde bir konum ve statüsü olduğunu ihsas etmeye çalışmıştır. Bu durumu devlet veya hükümet başkanlarına hitap ve davranışlarıyla da ortaya koymuştur. Bu üstünlük tavırlarına karşı Pakistan Başbakanı’nın Trump’ı övücü konuşması maalesef tabasbus ve dalkavukluk şeklinde anlaşılmış, Pakistan’ın izzeti feda edilmiştir. Trump’ın konuşması esnasında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın salonda oturmayı tercih ederek diğer liderler gibi Trump’ın arkasında durmaması ise takdir edilmiştir.
[2] Daha sonra teyit edilen gazete haberlerine göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Mısır’daki Barış Zirvesine katılmak üzere Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentine gelmiş fakat Mısır Cumhurbaşkanlığı’nın zirveye Netanyahu’nun da katılacağını açıklaması üzerine havalimanına inmeyip bir süre Kızıldeniz üzerinde beklemiş, Netanyahu gelirse zirveye katılmayıp Türkiye’ye döneceğini muhataplarına bildirmiştir. Bu tavır tesirini göstermiş, Netanyahu’nun zirveye iştirakinin iptal edildiği duyurulduktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağı da havalimanına inmiştir.
[3] Davos Krizi veya “One Minute” Çıkışı, 29 Ocak 2009 tarihinde İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu panelinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı konuşmasını engellemeye çalışan Moderatör David Ignatius’u sert bir şekilde üst üste azarladığı ve “daha da Davos’a gelmem!” diyerek toplantıyı tek ettiği meşhur hadisedir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
MAVİ MARMARA’DAN SUMUD’A; DEVLETLERİN YAPAMADIĞINI STK’LAR YAPMAYA ÇALIŞIYOR

Kaynak: Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
İnsanlığın vicdanı devletlerin önüne geçti. Dini ve milliyetleri farklı da olsa vicdanları onları bir araya getirdi. Alman şansölyesinin dediği gibi “Batı’nın pis işlerini gördüğü için” ABD ve AB’nin resmi politikalarıyla desteklenen, tetikçi ve soykırımcı İsrail’e karşı öne çıkması gereken İslâm dünyası sadece seyrediyor ve “kuvvetli bir şekilde” kınamakla iktifa ediyor. Batı ise ikircikli. Halkları İsrail zulmüne karşı sesini yükseltirken, büyük bir kısmının hükümetleri susuyor, muhtemelen arka planda destek vermekten geri durmuyor.
15 yıl önce İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH)’nın organize ettiği Özgür Gazze Hareketi[1] İsrail’den 130 km uzakta uluslararası sularda saldırıya uğramış ve Gazze’ye insani yardım taşıyan 6 gemiye İsrail askerleri müdahale ederek Mavi Marmara gemisindeki 10 Türk gönüllüsünü öldürmüşlerdi. Bu alçak saldırıya Türkiye gereken şiddette cevap vermemiş, daha sonra ABD Başkanı Obama, Netenyahu’ya özür dileterek ve öldürülen Türklere tazminat ödeterek İsrail’i kurtarmıştı. Türkiye, münasebetlerini askıya aldığı İsrail’in Gazze ablukasını kaldırılmadıkça ilişkilerini düzeltmeyeceğini de ilan etmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Mavi Marmara’yı Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak tavsif etmiş ve İsrail’e savaş açma hakkından bahsetmişti. O dönem Türkiye pozisyon olarak daha güçlü ve ABD ile münasebetleri de daha iyi idi. Ama o fırsat kaçırıldı. Şimdi ise İsrail’in arkasında açık desteğini ilan eden bir ABD var. Bu sebeple değil Mavi Marmara, tüm Filistin halkını soykırıma tabi tutmaya çalışan bu gözü dönmüş terör devletine kimse müdahale etmek istemiyor.
Bundan cesaret alan Netenyahu da elinden geleni arkasına koymuyor. Dün Mavi Marmara idi, bugün Sumud Filosu. Tek fark önceki filo Müslüman ağırlıklı iken bugün her millet ve dinden gönüllüler bir araya gelmiş durumdadır. Küresel Özgürlük Filosu veya kısaca Sumud Filosu 2025 yılı Temmuz ayında İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmak için bir araya gelen Özgürlük Filosu Koalisyonu, Gazze’ye Küresel Hareket ve Mağrip Sumud Filosu gibi kuruluşlar tarafından organize edilmiştir. Filo, 46 ülkeden 497 gönüllünün bulunduğu 50’den fazla gemiden müteşekkildir ve yük olarak sadece gıda, su, ilaç, mama ve benzeri insani yardım malzemeleri taşımaktadır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 16 ülkenin dışişleri bakanları, Küresel Sumud Filosu’na karşı her türlü yasa dışı veya şiddet içeren eylemlerden kaçınılması çağrısında bulunarak desteklerini ortaya koymuşlardır.
Ancak sonuç yine değişmemiş, İsrail askerleri uluslararası sularda iken Sumud Filosu’na müdahalede bulunmuş, gemileri ve gönüllüleri alıkoymuştur. Şu farkla ki gönüllülere ateş açılmamış, ölen veya yaralanan olmamıştır. Bunun sebebi de dünyada kabaran öfke ve daha fazla ülkenin İsrail’e karşı tavır almasıdır.
Peki, İsrail hangi hakla bu müdahalelerde bulunma cesaretini gösteriyor? Öncelikle İngiltere ve ABD’nin Yahudilere Filistin’de BM eliyle devlet hediye etmelerine kadar o topraklar İngiliz sömürgesi de olsa Filistin’e aitti. 1948 yılında Filistin’de biri İsrail diğeri Filistin olmak üzere iki devlet kuruldu. Ancak o günden beri Filistin halkı yok edile edile, Filistin toprakları da işgal edile edile bugünlere gelindi. Kassam Tugaylarının saldırısı[2] bahane edilerek Filistin halkı da Filistin devleti de yok edilmek isteniyor. Bu sebeple Gazze’ye giden yardım gemileri Filistin karasularına doğru giderken İsrail kendi karasuyu gibi davranmaktan çekinmiyor. BM’de 156 ülke Filistin’i bağımsız bir devlet olarak tanımışken ve Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu işledikleri ve soykırım yaptıkları için tutuklama emri çıkarmışken tüm bunlar ABD desteği sebebiyle yok sayılıyor. Bu utancı 156 ülke üzerinde taşıyor. İnsanlığın vicdanı olan sivil toplum gönüllüleri de olmasa bu utanç tüm insanlığı boğacak.
Tüm bu olanlardan sonra bir cümle de çözüm üzerine söyleyelim. Bunu tarihi bir hadise üzerinden örnekleyelim. İslâm’dan önce Mekke’de Kâbe’nin tamiri esnasından bir vakıa yaşanır. Her kabilenin itibar ettiği Hacerül Esved’i yerine kimin koyacağı üzerinden asalet ve hakkaniyet münakaşaları yapılır. Çözüm ise Hz. Muhammed’den (asm) gelir. Hz. Peygamber cübbesinin üzerine Hacerül Esved’i koyar, kabile reisleri her biri bir tarafından tuttukları cübbeyi kaldırarak taşı yerine yerleştirirler. Böylece şeref ve itibar paylaşılır, mesele de hallolmuş olur. Bu örnekten çıkarılacak derse gelince; tüm İslâm ülkeleri birleşir ve İsrail siyasi, iktisadi, ticari ve askeri olarak kuşatılır, insanlık adına bu harekete muhtemelen başka ülkeler de katılabilir. Böylece bu utanç gelecek nesillere miras bırakılmamış olur. Yoksa eslafın azarından, ahlafın yuhalamasından kurtulmak mümkün değildir.
[1] İHH, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu delmek ve Gazze halkının temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla biri 3 bin tonluk yük gemisi, diğeri de 1000 kişilik yolcu gemisi ile 2010 yılı Mayıs ayında Gazze’ye doğru yola çıkmıştır. 32 farklı ülkeden 663 yolcu bulunan filoda Almanya, İsveç, Kuveyt parlamentosundan milletvekillerinin yanı sıra Holokost’tan sağ kurtulan kişilerden Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrail parlamentosu milletvekili Hanin Zuabi de bulunuyordu. Filodaki 663 kişiden 380’i Türkiye, 38’i Yunanistan, 31’i İngiltere, 30’u Ürdün ve 28’i de Cezayir vatandaşıydı.
[2] 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze Bölgesini yöneten Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın, İsrail’e saldırısı ile başlayan savaşın hangi saikle çıktığı tartışılması gereken bir konudur. Ancak böyle bir harekâttan İsrail’in haberdar olduğu anlaşılmaktadır. İran’ın da Hizbullah üzerinden Hamas’ı kışkırttığı ve böylece kendisini bir ABD-İsrail ittifakına karşı korumaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Hamas’ın siyasi liderlerinden birisi bu saldırıdan haberleri olmadığını söylemiştir. Saldırı sonrası İsrail, Hamas için savaş ilanı kararı almış ve öldürülen 1.960 İsrailliye karşı harabelerin altındakiler hariç olmak üzere 66.000’den fazla kişi ölmüş, 170.000’den fazla kişi de yaralanmıştır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YA ISLAH YA DA FESHEDİLMELİDİR

Resim: worldpolicy.org
“Dünya 5’ten büyüktür. Daha âdil bir dünya mümkündür.”
R. Tayyip Erdoğan
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Birleşmiş Milletler yine dünyanın gündeminde. Ama hakkında tek bir müsbet cümle kurulamıyor. Varlığı dünyaya yük olan bu yapıya Birleşmiş Milletler (BM) değil, Birleşmiş Oligarşik Kuvvetler denilse daha gerçekçi olurdu. İkinci Dünya Harbi’nin galipleri tarafından ABD patronajında 24 Ekim 1945’te kurulan bu yapı güya dünyada barış ve sulhu sağlayacaktı. Aradan geçen 80 senede Dünya sulha ve barışa hasret kaldı. Hele BM içinde kurulan Güvenlik Konseyi adındaki Beşli Çete oligarşisi, geri kalan 188 ülkeyi dünya siyasetinde etkisiz elemana döndürdü. Zira BM gündemine gelen her hadisede Beşli Çete’den bir tanesinin vetosu o hadiseyi yok hükmüne getirmeye yetiyor. Yani dünya siyaseti bu çetenin insafına veya daha doğrusu menfaatine göre şekillenmeye mahkûm oluyor. Bu durum tüm dünya için bir aşağılamadır, bir zillettir!
Bugün BM’nin 80. Kuruluş yıldönümünde ülke devlet başkanları ABD’nin New York şehrine akın ettiler. Hatta ‘sözüm ona’ bu uluslararası teşkilatın toplantısına katılmada bir kısıtlama yapılması mümkün olmaması gerekirken Filistin Devlet başkanı ve heyetine vize yasağı getirilerek ülkeye sokulmadı. Bunca arsızlık ve edepsizlikleri 188 ülke nasıl sineye çekiyor, anlamak mümkün değildir. İtirazlar yükseliyor, BM’nin demokratikleştirilmesi için öneriler veriliyor, eleştiriler yapılıyor ama bir şey yapılamıyor.[1] O yapılamayan şey ise artık BM’nin miadını doldurduğu için feshedilmesi ve yerine daha demokratik bir Dünya Parlamentosu’nun Asya’da kurulması gerçeğidir. Bu teklif bir fantezi değil, ayakları yere basan gerçekçi ve haysiyetli bir öneridir. Yapılacak iş gayet basittir. Önce BM’nin demokratikleştirilmesini isteyen ülkeler bir araya gelir ve Güvenlik Konseyi’ni feshederler. Yerine BM’ye üye 193 ülkenin demokratik temsilini sağlayacak bir parlamento teşkil ederler. Adını da Dünya Parlamentosu koyarlar. Bu parlamento kendi başkanını ve icra kurulunu yani hükümetini vücuda getirir. Merkezini de Asya kıtasında insanlığın doğduğu ve dünyaya yayıldığı şehirlerden (Mesela Kudüs gibi) birisini yaparlar. New York ve Cenevre merkezlikten çıkarak birer şubeye dönüşür. Eğer Beşli Çete ve yandaşları BM’nin mevcut yapısının muhafazasında ısrar ederlerse, diğer ülkeler BM’yi boykot ederek kendi demokratik ve gerçek Birleşmiş Milletler’ini kurarlar. Onları da yalnızlığa iterler.
Evet, BM’nin demokratikleştirilmesi mümkündür ve bu iş beyanatlarla halledilemeyecek kadar ciddidir. Nasıl Karl Marx vahşi kapitalizme karşı tek başına çaresiz kalan işçileri “Dünya işçileri birleşin!” diyerek örgütledi, işçi sendikaları vahşi kapitalizmi kısmen uysallaştırdı ise küresel çapta birkaç liderin “Dünya devletleri birleşin!” diyerek işaret fişeğini ateşlemeleri yetecektir. Bu zorba düzen ve küresel oligarşi yıkılırsa başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere BM’ye bağlı 20’ye yakın ‘sözüm ona’ uluslararası kuruluş da demokratikleşecek, ABD ve ortaklarına değil tüm insanlığın müşterek menfaatine hizmet edecektir.
Bu satırları okuyanlardan bazıları gülüp-geçebilir veya Merhum Âkif’in deyimiyle “Hak zıpırındır!” vahşi kaidesinin geçerli olduğu bir dünyada bunun bir hayal olduğunu düşünebilir. Ancak büyücek bir şehre dönen dünyamızda uyanmış ve gücünün farkına varmış insanlar için imkânsız diye bir şey yoktur. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Fıtrî meyelan, mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılıp soğuğa mâruz bırakılsa, genişleme meyli demiri parçalar.” Yumuşak suyun sert demiri mağlup etmesindeki sır, meyelanın fıtratında gizlidir. İnsanlığı huzura kavuşturacak reçete, kuvveti değil hakkı esas alan, savaşı değil yardımlaşmayı şiar edinen İslâm’ın medeniyet anlayışındadır. Batı medeniyetinin teknolojik icatları insanlığa saadet getiremedi. Bilakis çeyrek yüzyıla iki dünya harbi sığdırdı. Şehirlere atom bombaları atmaktan ellerini çekmedi. Bosna’dan Filistin’e, Cezayir’den Ruanda’ya, Arakan’dan Afganistan’a kadar dünyanın dört bir yanında soykırımlar ve katliamlar yaptı. İnsanlık bunaldı, fıtri olarak bir çıkış yolu arıyor. Dünya bir liderliğe muhtaç. Gandi’nin Hindistan’da İngiliz tuz tekelini kırması gibi bir meyelana, basit bir yürüyüşe ihtiyaç var. Bu yürüyüşe de dünya petrol ve doğal gaz rezervinin yaklaşık %70’ini elinde tutan, BM’den sonra en fazla üyeye (56 ülke) sahip olan İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın öncülük etmesi gerekiyor.
[1] Daha detaylı bir analiz için bkz. Bozan, Mahmut (2023). Birleşmiş Milletler’de Demokratikleşme Sorunu, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 76, 254 – 271. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2970045
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
OSMANLI TOKADI VACİP OLDU

İsrail’in her katliamı sonrası “şiddetle kınama” dışında hiç bir şey yapmayan devletleri şiddetle kınıyorum!
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Kurmaca devlet İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak yaptığı şirretlikler çoktandır tahammül sınırlarını aşmış, en son Suriye Cumhurbaşkanlığı sarayı ve Genelkurmay Başkanlığı karargâhını bombalaması ile gözler Türkiye’ye çevrilmiştir. Maalesef Mısır’a, Suudilere veya Ürdün’e çevrilmiştir diyemiyorum, hatta tüm Araplara bile teşmil edemiyorum. Zira Hz. Muaviye’nin hilâfet merkezi olan Şam’ı ve Emevîlerin adını taşıyan meydanı bombalayan İsrail paryalarına haddini bildirmek için onlardan en ufak bir hareketin bile çıkmadığını görüyorum. Bu satırların arasına yakışmasa da onlara “korkak sünepeler!” demekten kendimi alamıyorum.
Zira ne zaman İslâm ülkelerine ve Müslümanlara bir tecavüz ve saldırı vuku bulsa Türkiye’nin önayak olmasından rahatsız olan bu sünepeler hemen Türkiye’nin Osmanlı rolüne soyunduğu iddiası ile yan çizip tavır koyuyorlar. Sanki o fukaralık dönemlerinde –toprağın altındakilerin kullanılmadığı üstünde ise ot bitmediği yıllarda- onları ecnebi saldırılarından Osmanlı Devleti korumamış gibi, tahrip edip kullanılamaz hale getirdikleri ve bugün bile canlandırmaktan âciz oldukları Hicaz demir yolunu Osmanlı Devleti yapmamış gibi, müsteşriklerin gözlüğünden Türkiye’ye bakmaları ve hayır işlerde Türkiye’yi yalnız bırakmaları muhtemelen pek çok kişi ve çevrenin olduğu gibi benim de canımı sıkıyor.
Arap ülkelerinin başlarında oturan diktatörlere göre İsrail demek ABD demektir. ABD ise sadece İsrail’in patronu değil dolaylı da olsa kendilerinin de bir cihette patronudur veya en azından oturdukları krallık koltuklarını ABD’ye borçlu oldukları zehabı ile hareket etmektedirler. Bu sebeple koskoca Arap dünyası ellerinde petrol ve gaz gibi müthiş enerji silahları olduğu halde korkak sünepelere dönüşmekte ve Arap âlemini utanca boğmaktadırlar. Kendileri gibi düşünmeyen halkları üzerinde, halka borcu olmayan birer despot olarak oturmakta ve velinimeti olarak da ABD ve Batı’yı görmektedirler.
Bu durumda gayret başa düşmekte ve gözler ister istemez Türkiye’ye çevrilmektedir. Eminim pek çok kişi başta Netenyahu olmak üzere şu Siyonistlere bir “Osmanlı Tokadı[1]” atılmasının artık vacip olduğu kanaatini taşıyordur. Biz bu ifadelerle tabii ki Türkiye İsrail’e savaş açsın demiyoruz. O husus elbette Devletimizin ilgili birimlerinin ve kurumlarının yetki ve karar sahasıdır. Bu sebeple sadece İsrail’e bir Osmanlı tokadı atılması ihtiyacının hâsıl olduğunu söylüyoruz. Bu tokadın şekli resimde sembolize edildiği gibi Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Netenyahu’yu tokatlaması şeklinde olmayacaktır. Ancak günümüzde tokatlamanın da pek çok çeşitleri vardır. Anadolu’da meşhur olan “iti döğmeden ziyade korkutmak” deyiminde olduğu gibi yüksek perdeden bir tehdit de işe yarayabilir. Zira döğme kapasitesi ve kabiliyeti olanın azarı da döğmesi kadar müessir olabilir. Eğer it azardan anlamazsa meşhur Ziya Paşa gibi;
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir!”
demek ve o köteği atacak serdengeçtileri donatarak sahaya sürmek gerekir. Yüz yüze vuruşmaktan ödü kopan ve tek işi havadan bomba atmak ve füze ile vurmak olan İsrail’i Muhammed Colanî iyi teçhiz edilmiş bir kara ordusu ile istila edebilir. Nitekim o da “eğer barış istiyorlarsa Ahmed El Şâra olurum, yok eğer savaş istiyorlarsa Muhammed Colanî olmaktan çekinmem” mealinde bir ifade kullanmıştır. Suriye yönetimi kendini savunmak mecburiyetindedir, sadece biraz silah ve teçhizat desteğine ihtiyaçları vardır. Bu desteği sağlamak ve iyice şımartılmış olan İsrail’i yüksek perdeden azarlamak ve efendisi ABD’ye de köpeğine sahip çıkmasını ihtar etmek, İslâm dünyasının ve onun başında da Türkiye’nin uhdesindedir.
[1] Osmanlı tokadı deyimi bir rivayete göre 4. Murad’ın Sadrazamı Hafız Ahmed Paşa’nın kendisine saldıran iki Yeniçeriyi iki tokatla öldürmesinden sonra meşhur olmuş, diğer bir rivayete göre de Osmanlı askerlerinin muharebede elde kılıç kırıldığı zaman ellerini silah gibi kullanmaları sebebiyle yaygınlık kazanmıştır. Yine rivayetlere göre orduda Delibaşlar gibi bir kesim Osmanlı tokadı konusunda özel eğitim alır, mermerlere tokat atarak idman yapar ve adeta bir gürze dönüşen elleri ile düşmanı saf dışı bırakırlardı.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BİR EŞİK DAHA AŞILDI: PKK SİLAHLARINI YAKTI

Kaynak: Milliyet, 11.07.2025
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Bugün önemli bir eşik daha aşıldı. PKK geri dönülmez bir yola girdiğinin işareti olarak silahlarını yaktı. Silah bırakmakla yakmak arasında temel bir fark vardır. Bırakılan silahı geri alma ihtimali vardır ama yakılan silahı geri alma ihtimalinden söz edilemez. Şüphesiz bunlar semboller üzerinden yapılan bir okumadır. PKK terör örgütü 12 Mayıs 2025 tarihinde kendisini feshettiğini ve silah bıraktığını ilan etmişti. Bugün ise kendini fesheden PKK, silahlarını yakarak geri sayımı başlatmıştır. Eğer daha önce yaşandığı gibi bir yol kazası olmazsa bu sürecin sonunda PKK da, silah da olmayacaktır.
Yaşananları kısaca değerlendirmek gerekirse 1. Dünya Harbi bidayetinde Batılı devletler yağmaladıkları Osmanlı coğrafyasından iki devletçik daha çıkarmak istiyorlardı. Burada gaye çok sevdikleri(!) Ermeniler ve Kürtler değil tekrar ayağa kalkmasından korktukları Türkleri bir daha belini doğrultamaz hale getirip adeta kötürüm etmekti. Önce ASALA ile Ermeni terörü denendi ve muvaffak olunamadı. İkinci hamlede Marksist-Leninist bir terör örgütü olan PKK kullanıldı. Bu şemsiye yapının adı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) idi ama içinde bölgenin sosyolojisiyle, İslâmi kimliği ile taban tabana zıt, muhtelif yerlerden devşirilmiş teröristler vardı. Bunların ortak özellikleri emperyalist güçlerin paralı askerliğini ve taşeronluğunu yapma hususunda elverişli olmalarıydı. Onlara para, silah, teçhizat, lojistik, istihbarat, strateji, akıl, medya desteği ve hatta hayali bir devlet bile verdiler. Karşılığında ise çok bir şey istemiyorlar, sadece birazcık ihanet istiyorlardı. İşte Osmanlı’dan sonra bu bölgenin acılarının temelinde bu emperyalist oyun yatıyordu. Allah’a çok şükür ki bu oyun bozuldu. Bölgede huzur ve kardeşliğin kapıları yeniden açıldı. Irk üzerinden, din ve mezhep üzerinden yapılan tahrik ve parçalamalar herkese ağır bir ders oldu. Bundan sonrası birliğin, işbirliğinin ve kardeşçe bir arada yaşamanın adımlarını atmak için gayret zamanıdır.
PKK’nın kendini feshetmesi ve silahlarını yakması ile başlayan yeni dönemde emperyal güçler ve İsrail gibi onların finoları da boş durmayacaklar, zayıf ihtimalleri bile değerlendirmek isteyeceklerdir. Kimileri bu hareketin ABD ve işbirlikçilerinin bölgeye yönelik birstratejisi olarak değerlendirse de bu zayıf bir ihtimaldir. Daha gerçekçi olan ise Türkiye’nin öncülüğünde başlatılan bu hareketin sadece Türkiye’yi değil bölgeyi de huzura kavuşturma stratejisinin bir parçası olmasıdır. Bölgeyi terörden arındırma hareketi sadece Türkler, Araplar ve Kürtler için değil, bu işte fitne çıkarma huyundan asla vaz geçmeyen, hatta varlığını kaos umuduna bağlayan İsrail gibi fabrikasyon devletlerle işbirliği yapmaktan bile çekinmeyen İran’a da fayda sağlayacaktır.
Bu işten hiç de hazzetmemiş olanlara gelince birinci sırada ASALA-PKK kurgusunu yapan ABD ve Rusya gibi büyük oyuncular ile İngiltere ve Fransa başta olmak üzere irili ufaklı birçok Avrupa devletini saymak mümkündür. İkinci sırada ise kendi menfaatlerini Müslümanların zararında gören diğerleri gelir. Üçüncü sırada ise sürekli rekabet duygusu ile hareket eden, muhabbeti sahte, husumeti kavi ve maalesef “kullanışlı aptal” olarak tarif edilen bölgedeki bazı mahalleliler gelmektedir.
Evet, Batı’nın gerilemesi ve İslâm dünyasının canlanması, harekete geçmesi ve yükselmesi devam etmektedir. Bundan sonra dünyada yaşanan her hareket, inşallah İslâm’ın genç bünyesine güç katarken Batı’daki yaşlı bünyeleri daha da yıpratacak ve oyun sahasının dışına itecektir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler









