Bakad

  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
    • HAKKIMIZDA
    • YÖNETİM
    • MİSYON
    • VİZYON
    • DEĞERLER
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
    • Uluslararası Batı Karadeniz Sosyal ve Beşeri Bilimler Dergisi (USOBED)
    • Uluslararası Batı Karadeniz Mühendislik ve Fen Bilimleri Dergisi (UMÜFED)
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
    • HABERLER
    • KONFERANS
    • SEMPOZYUM
    • PANEL
    • SEMİNER
  • İLETİŞİM
  • Ankara Web Tasarım
  • akademik bakış
  • NATO 3.0 VE 2026 STRATEJİK HEDEFİ
8 Temmuz 2026

NATO 3.0 VE 2026 STRATEJİK HEDEFİ

NATO 3.0 VE 2026 STRATEJİK HEDEFİ

by mahmut bozan / Çarşamba, 08 Temmuz 2026 / Published in akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler

NATO 7-8 Temmuz 2026 Ankara Zirvesi, aile fotoğrafı. Kaynak: Anadolu Ajansı.

“Lafın tamamı ahmağa söylenir.”

Anonim.

Prof. Dr. Mahmut BOZAN

2002 NATO İstanbul zirvesinden sonra tekrar NATO zirvesi 7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da yapılıyor. 32 Devlet veya hükümet başkanının iştirak ettiği bu zirvede Ukrayna, Güney Kore ve Suriye gibi ülkeler de davetli olarak bulunuyor. Tüm medyada ve akademik çevrelerde NATO 3.0 olarak etiketlenen bu zirve ne manaya geliyor? Bu sorunun cevabını aramadan önce ufak bir açıklama yapmam lâzım. SSCB’nin dağılmasından sonra NATO’nun Türkiye’ye ihtiyacı olup olmadığı tartışılmaya başlanmıştı. Dışişleri bakanlığı da bu hususta bir makale yarışması açmıştı. Lisansüstü tez çalışması yaptığım o dönemde bu yarışma dikkatimi çekmiş ve katılmak amacıyla kaynak taraması yapmıştım. Sınırlı kaynakların olduğu ve veri tabanlarının yaygınlaşmadığı o dönemde yarışmaya katılamadım ama NATO’yu daha yakından tanıma imkânı buldum. NATO Review’de 1996 yılında yayımlanan bir makale gözlerimi iyice açtı. Makalede SSCB’nin dağılmasıyla Baltık Denizinden Adriyatik Denizine inen ve Berlin’i ikiye bölen kriz yayının yer değiştirdiği; yeni kriz yayının Fas’tan başlayıp, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Türkiye Irak, İran, Afganistan ve Pakistan’a uzandığı ifade ediliyordu. Artık komünizm tehlike olmaktan çıkmış, kızıl tehlikenin yerini Müslümanları sembolleştiren “yeşil tehlike” almıştı. Aynı yıllarda Prof. Dr. Samuel Huntington tarafından Medeniyetler Çatışması tezi ortaya atılacak ve “İslâm’ın sınırlarının da, içinin de kan olduğu” suçlaması yapılacaktı. Hızlı bir şekilde tedavüle sokulan sözüm ona bu “akademik” tez, Soğuk Savaş sonrasına tekabül eden 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası ittifak ya da ihtilaflarda belirleyici olan unsurun politik ya da ekonomik ideolojiler değil, medeniyetler olmaya başladığını, bahusus yeni tehdidin Müslümanlardan geldiğini savunacaktı. Bu zemin üzerine yapılan ilavelerle Müslümanlar önce fundamentalist, sonra cihadist ve nihayet İslâmi terör alıştırmalarını müteakiben terörist olarak yaftalanacaktı. İşte bu gelişmeler üzerine ilk akademik makalemi Avrasya Etütleri Dergisinde “NATO: Yeni Tehditler ve Yeni Stratejiler”[1] başlığıyla yayımlamış ve NATO’nun komünizm yerine yeni tehdit unsuru olarak İslam’ı koyduğunu açık şekilde ifade etmiştim.

Nitekim 2001 yılı ve sonrasında yaşananlar bu gerçeği teyit edecek, bugün bile mahiyeti tam olarak aydınlatıl(a)mayan 11 Eylül 2001 New York ikiz kule saldırıları üzerine dönemin ABD başkanı Bush “haçlı seferleri” ilanı yapacak ve “ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız!” diyerek Afganistan’ı ve Taliban’ı hedef gösterecekti. ABD ve NATO birlikleri Afganistan’ı işgal ederek 20 yıl orada kalacaklar daha sonra “nükleer silahı var” yalanıyla Irak’ı işgal edeceklerdi. 2004 yılında ABD’de yapılan G-8 zirvesinde (o dönemde Rusya Federasyonu’da G-8’e dâhildi) Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ilan edilecekti. Bu proje daha sonra tüm İslâm coğrafyasını içine alacak şekilde yeniden yapılandırılacak ve adına Genişletilmiş BOP denilecekti. Böylece hedef alınan İslâm dünyası örtük bir isimlendirme ile operasyon alanı yapılacaktı.

NATO 2.0’ın İslâm coğrafyasını hedef almasının hem siyasi hem de stratejik amaçları vardı. Birincisi ABD liderliğindeki Batı dünyası küresel siyasete yeni ortak ve rakipler istemiyordu. SSCB dağılmış, Çin ise sessiz yürüyüşünde pek dikkati çekmiyordu. Ama Hungtington’un tezi onlar için İslâm dünyasını birleştirecek bir tehlikeden, Türkiye liderliğinde bir bütünleşmenin mümkün olabileceğinden bahsediyordu. Bu öngörünün tek zayıf tarafı halkı Müslüman olan Türkiye’nin yönetiminin Batıcı olmasıydı. Bu sebeple Türkiye’ye Torn country (şizofren devlet) diyordu. Fakat “ya Türkiye’de halkıyla bütünleşmiş bir yönetim gelirse?” İşte o zaman Batı için tehlike çanları ciddi bir şekilde çalacaktı. Bu düşünceler ABD ve müttefiklerini şeytanca bir plâna itti. Türkiye NATO üyesi olduğu için doğrudan bir saldırı yapamazlardı ama etrafını kazarak çökertmek pekâlâ mümkündü. Bu sebeple Arap Baharı fırsatını kaçırmadılar. Operasyonların hedefinde Türkiye vardı. Nitekim SSCB’nin dağılmasından sonra artık Türkiye’ye ihtiyaç olmadığı, binaenaleyh NATO’dan çıkarılması gerektiği, zaten Türkiye’nin IŞİD ve benzeri radikal örgütleri desteklediği gibi propagandalar yaygınlaşmaya başladı.

Batı’nın stratejik hedefi ise hidrokarbon enerji kaynakları başta olmak üzere gittikçe önem kazan kıymetli maden ve nadir elementlerin de kontrol altına alınmasıydı. Dünyada mevcut enerji kaynaklarının üçte ikisini elinde tutan Müslümanların iç savaş ve işgallerle etkisiz hale getirilmesi bu stratejinin bir gereğiydi. Bu süreçte Türkiye savunmasız hale getiriliyor, PKK, YPG ve PYD gibi terör unsurları silah ve mühimmat desteği ile üzerimize salınırken talep ettiğimiz hava savunma sistemleri de verilmiyordu. Sonra da Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için F-35 savaş uçağı projesinden çıkarılarak verdiği peşin paraya el konuluyor ve CAATSA yaptırımları[2] diye askeri ambargoya tabi tutuluyordu. Bu yasa Türkiye’yi ABD’nin düşmanı olarak gösteriyordu. Bu ay 10. Yılına giren 15 Temmuz 2016 kalkışması da ABD ve Batı destekli bir operasyondu ve bu irade ABD sabık başkanı Biden tarafından Erdoğan iktidarının behemehâl yıkılması için azmettirici rolü oynuyordu. Bugün NATO’nun Ankara liderler zirvesine iştirak eden AB Komisyonu Başkanı Ursula v.d. Leyen de, katıldığı bir toplantıda Türkiye’yi ötekileştirmiş, AB’nin genişleme politikasında değinerek, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin.” diyerek Türkiye’yi nerde gördüğü hususundaki niyetlerini gizleme gereği bile duymamıştır.

Peki, o zaman ne değişti de NATO 2.0 yerine 3.0 konuldu? İşte bu sorunun cevabını Ankara’da yapılan 7-8 Temmuz 2026 NATO liderler zirvesinde aramak lâzımdır. Bu makalenin de temel amacı verilen tarihi arka plânın ardından bu zirveyi yorumlamaktır. Evet, dünyada pek çok şey hızla değişiyor. Birincisi Türkiye yaklaşık 1,5 trilyon Dolar GSYH ile iktisadi operasyonları imkânsız hale getiriyor. Üstelik bu rakam en iyimser tahminle %20’lik kayıt dışı ekonomiye rağmen oluyor. İkincisi, savunma sanayiinde çok hızlı bir sıçrama yapan Türkiye’nin insansız hava, deniz ve kara silahlarında en başa oynamaya başlaması. Karabağ, Libya, Suriye ve Pakistan-Hindistan ihtilafında sahada kendini ispatlayan yüksek teknoloji ürünü silahlarının mevcudiyeti. Üstelik bu silahlar diğer gelişmiş ülke silahlarından çok daha ucuz bir maliyete sahip ve rekabet gücü oldukça yüksek. Bu sebeple askeri yaptırımlar da sadece boşa gitmemekte, aynı zamanda Türkiye gibi güçlü bir tedarik unsurundan da mahrum kalmayı intac etmektedir. Üçüncüsü ise ABD şemsiyesi altında iktisadi olarak semiren Avrupa ülkelerinin askeri kapasitesinin zayıflaması ve sistemlerinin çalışamaz hale gelmesi. Tüccar Trump’ın tehditleri ve Avrupa’nın askeri harcamalarını ülke GSYH’nın %5’ine çıkarmaları için zorlaması. Son bir sebep de SSCB iştahının geri gelmesi ile Putin’in Ukrayna’dan başlayarak doğu Avrupa ülkelerini tehdit etmeye başlaması ve ABD’nin Çin kâbusu. Bu kâbus ABD’nin uykularını kaçırmaktadır. Haksız da değildir. 5000 yıllık bir geçmiş ve medeniyete sahip Çin’in karşısında sadece 250. kuruluş yılını kutlayan bir ABD ancak “nevzuhur” bir yapıdır. İşte bu manzarayı umumide ve ortaya çıkan çok kutuplu dünyada Türkiye’nin dengeleri değiştirecek stratejik bir güç ve konumda olmasının doğurduğu endişeler NATO’yu yeni arayışlara itmiştir. Bu sebeple ABD ve Batı, önceleri “menüye aldığı” Türkiye ile masaya oturmaya mecbur olmuştur.

Evet, NATO 3.0 bize bunları söylemektedir. Bundan sonra Türkiye’de gelecek iktidarların bu yürüyüşü devam ettirme mecburiyeti vardır. Parti programlarına bu hedefleri koymayan siyasi partilerin de ne iktidara gelme ne de yaşama şansları olacaktır. Mevcut AK Parti iktidarı ise bu yürüyüşte merhum Özal’dan sonra aslan payına sahip olduğu için milletin tasvibine mazhardır ve bu büyük yürüyüşü azimle devam ettirmelidir.


[1] Bkz. Bozan, M. (2000). NATO: Yeni Tehditler ve Yeni Stratejiler, Avrasya Etütleri, İlkbahar-Yaz, sayı 17, s. 81-99. https://acikerisim.bartin.edu.tr/entities/publication/ed4f26c8-bcf4-48b5-9b4d-b6af19c6675a

[2] Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası (CAATSA ), İran, Kuzey Kore ve Rusya’ya yaptırımlar uygulayan bir ABD federal kanunu olup, ABD şirketlerinin yaptırım uygulanan kuruluşlarla iş yapmasını engellemeyi amaçlar.

  • Tweet

About mahmut bozan

Başka ne okumak istersiniz?

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YA ISLAH YA DA FESHEDİLMELİDİR
BATININ KİRLİ SİLAHI; TERÖR
HÜRRİYET, NEREYE KADAR?
  • ANASAYFA
  • HAKKIMIZDA
  • AKADEMİK BAKIŞ
  • DERGİLER
  • BAKAD YAYINEVİ
  • HABERLER
  • İLETİŞİM

BİZE ULAŞIN

  • 0 378 228 18 77
  • bakad74@gmail.com
  • http//www.bakad.org.tr

BAĞLANTILAR

Telif Hakkı © 2021 İzmir Web Tasarım İzmir Web Tasarım Tüm hakları saklıdır.

Batı Karadeniz Akademisyenler Derneği Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım & Kodlama ♥  Web Tasarım ©

ÜST Web Tasarım