MAVİ MARMARA’DAN SUMUD’A; DEVLETLERİN YAPAMADIĞINI STK’LAR YAPMAYA ÇALIŞIYOR

Kaynak: Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
İnsanlığın vicdanı devletlerin önüne geçti. Dini ve milliyetleri farklı da olsa vicdanları onları bir araya getirdi. Alman şansölyesinin dediği gibi “Batı’nın pis işlerini gördüğü için” ABD ve AB’nin resmi politikalarıyla desteklenen, tetikçi ve soykırımcı İsrail’e karşı öne çıkması gereken İslâm dünyası sadece seyrediyor ve “kuvvetli bir şekilde” kınamakla iktifa ediyor. Batı ise ikircikli. Halkları İsrail zulmüne karşı sesini yükseltirken, büyük bir kısmının hükümetleri susuyor, muhtemelen arka planda destek vermekten geri durmuyor.
15 yıl önce İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH)’nın organize ettiği Özgür Gazze Hareketi[1] İsrail’den 130 km uzakta uluslararası sularda saldırıya uğramış ve Gazze’ye insani yardım taşıyan 6 gemiye İsrail askerleri müdahale ederek Mavi Marmara gemisindeki 10 Türk gönüllüsünü öldürmüşlerdi. Bu alçak saldırıya Türkiye gereken şiddette cevap vermemiş, daha sonra ABD Başkanı Obama, Netenyahu’ya özür dileterek ve öldürülen Türklere tazminat ödeterek İsrail’i kurtarmıştı. Türkiye, münasebetlerini askıya aldığı İsrail’in Gazze ablukasını kaldırılmadıkça ilişkilerini düzeltmeyeceğini de ilan etmişti. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Mavi Marmara’yı Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak tavsif etmiş ve İsrail’e savaş açma hakkından bahsetmişti. O dönem Türkiye pozisyon olarak daha güçlü ve ABD ile münasebetleri de daha iyi idi. Ama o fırsat kaçırıldı. Şimdi ise İsrail’in arkasında açık desteğini ilan eden bir ABD var. Bu sebeple değil Mavi Marmara, tüm Filistin halkını soykırıma tabi tutmaya çalışan bu gözü dönmüş terör devletine kimse müdahale etmek istemiyor.
Bundan cesaret alan Netenyahu da elinden geleni arkasına koymuyor. Dün Mavi Marmara idi, bugün Sumud Filosu. Tek fark önceki filo Müslüman ağırlıklı iken bugün her millet ve dinden gönüllüler bir araya gelmiş durumdadır. Küresel Özgürlük Filosu veya kısaca Sumud Filosu 2025 yılı Temmuz ayında İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmak için bir araya gelen Özgürlük Filosu Koalisyonu, Gazze’ye Küresel Hareket ve Mağrip Sumud Filosu gibi kuruluşlar tarafından organize edilmiştir. Filo, 46 ülkeden 497 gönüllünün bulunduğu 50’den fazla gemiden müteşekkildir ve yük olarak sadece gıda, su, ilaç, mama ve benzeri insani yardım malzemeleri taşımaktadır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 16 ülkenin dışişleri bakanları, Küresel Sumud Filosu’na karşı her türlü yasa dışı veya şiddet içeren eylemlerden kaçınılması çağrısında bulunarak desteklerini ortaya koymuşlardır.
Ancak sonuç yine değişmemiş, İsrail askerleri uluslararası sularda iken Sumud Filosu’na müdahalede bulunmuş, gemileri ve gönüllüleri alıkoymuştur. Şu farkla ki gönüllülere ateş açılmamış, ölen veya yaralanan olmamıştır. Bunun sebebi de dünyada kabaran öfke ve daha fazla ülkenin İsrail’e karşı tavır almasıdır.
Peki, İsrail hangi hakla bu müdahalelerde bulunma cesaretini gösteriyor? Öncelikle İngiltere ve ABD’nin Yahudilere Filistin’de BM eliyle devlet hediye etmelerine kadar o topraklar İngiliz sömürgesi de olsa Filistin’e aitti. 1948 yılında Filistin’de biri İsrail diğeri Filistin olmak üzere iki devlet kuruldu. Ancak o günden beri Filistin halkı yok edile edile, Filistin toprakları da işgal edile edile bugünlere gelindi. Kassam Tugaylarının saldırısı[2] bahane edilerek Filistin halkı da Filistin devleti de yok edilmek isteniyor. Bu sebeple Gazze’ye giden yardım gemileri Filistin karasularına doğru giderken İsrail kendi karasuyu gibi davranmaktan çekinmiyor. BM’de 156 ülke Filistin’i bağımsız bir devlet olarak tanımışken ve Uluslararası Ceza Mahkemesi İsrail Başbakanı Netanyahu ve Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçu işledikleri ve soykırım yaptıkları için tutuklama emri çıkarmışken tüm bunlar ABD desteği sebebiyle yok sayılıyor. Bu utancı 156 ülke üzerinde taşıyor. İnsanlığın vicdanı olan sivil toplum gönüllüleri de olmasa bu utanç tüm insanlığı boğacak.
Tüm bu olanlardan sonra bir cümle de çözüm üzerine söyleyelim. Bunu tarihi bir hadise üzerinden örnekleyelim. İslâm’dan önce Mekke’de Kâbe’nin tamiri esnasından bir vakıa yaşanır. Her kabilenin itibar ettiği Hacerül Esved’i yerine kimin koyacağı üzerinden asalet ve hakkaniyet münakaşaları yapılır. Çözüm ise Hz. Muhammed’den (asm) gelir. Hz. Peygamber cübbesinin üzerine Hacerül Esved’i koyar, kabile reisleri her biri bir tarafından tuttukları cübbeyi kaldırarak taşı yerine yerleştirirler. Böylece şeref ve itibar paylaşılır, mesele de hallolmuş olur. Bu örnekten çıkarılacak derse gelince; tüm İslâm ülkeleri birleşir ve İsrail siyasi, iktisadi, ticari ve askeri olarak kuşatılır, insanlık adına bu harekete muhtemelen başka ülkeler de katılabilir. Böylece bu utanç gelecek nesillere miras bırakılmamış olur. Yoksa eslafın azarından, ahlafın yuhalamasından kurtulmak mümkün değildir.
[1] İHH, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu delmek ve Gazze halkının temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla biri 3 bin tonluk yük gemisi, diğeri de 1000 kişilik yolcu gemisi ile 2010 yılı Mayıs ayında Gazze’ye doğru yola çıkmıştır. 32 farklı ülkeden 663 yolcu bulunan filoda Almanya, İsveç, Kuveyt parlamentosundan milletvekillerinin yanı sıra Holokost’tan sağ kurtulan kişilerden Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrail parlamentosu milletvekili Hanin Zuabi de bulunuyordu. Filodaki 663 kişiden 380’i Türkiye, 38’i Yunanistan, 31’i İngiltere, 30’u Ürdün ve 28’i de Cezayir vatandaşıydı.
[2] 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze Bölgesini yöneten Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın, İsrail’e saldırısı ile başlayan savaşın hangi saikle çıktığı tartışılması gereken bir konudur. Ancak böyle bir harekâttan İsrail’in haberdar olduğu anlaşılmaktadır. İran’ın da Hizbullah üzerinden Hamas’ı kışkırttığı ve böylece kendisini bir ABD-İsrail ittifakına karşı korumaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Hamas’ın siyasi liderlerinden birisi bu saldırıdan haberleri olmadığını söylemiştir. Saldırı sonrası İsrail, Hamas için savaş ilanı kararı almış ve öldürülen 1.960 İsrailliye karşı harabelerin altındakiler hariç olmak üzere 66.000’den fazla kişi ölmüş, 170.000’den fazla kişi de yaralanmıştır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YA ISLAH YA DA FESHEDİLMELİDİR

Resim: worldpolicy.org
“Dünya 5’ten büyüktür. Daha âdil bir dünya mümkündür.”
R. Tayyip Erdoğan
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Birleşmiş Milletler yine dünyanın gündeminde. Ama hakkında tek bir müsbet cümle kurulamıyor. Varlığı dünyaya yük olan bu yapıya Birleşmiş Milletler (BM) değil, Birleşmiş Oligarşik Kuvvetler denilse daha gerçekçi olurdu. İkinci Dünya Harbi’nin galipleri tarafından ABD patronajında 24 Ekim 1945’te kurulan bu yapı güya dünyada barış ve sulhu sağlayacaktı. Aradan geçen 80 senede Dünya sulha ve barışa hasret kaldı. Hele BM içinde kurulan Güvenlik Konseyi adındaki Beşli Çete oligarşisi, geri kalan 188 ülkeyi dünya siyasetinde etkisiz elemana döndürdü. Zira BM gündemine gelen her hadisede Beşli Çete’den bir tanesinin vetosu o hadiseyi yok hükmüne getirmeye yetiyor. Yani dünya siyaseti bu çetenin insafına veya daha doğrusu menfaatine göre şekillenmeye mahkûm oluyor. Bu durum tüm dünya için bir aşağılamadır, bir zillettir!
Bugün BM’nin 80. Kuruluş yıldönümünde ülke devlet başkanları ABD’nin New York şehrine akın ettiler. Hatta ‘sözüm ona’ bu uluslararası teşkilatın toplantısına katılmada bir kısıtlama yapılması mümkün olmaması gerekirken Filistin Devlet başkanı ve heyetine vize yasağı getirilerek ülkeye sokulmadı. Bunca arsızlık ve edepsizlikleri 188 ülke nasıl sineye çekiyor, anlamak mümkün değildir. İtirazlar yükseliyor, BM’nin demokratikleştirilmesi için öneriler veriliyor, eleştiriler yapılıyor ama bir şey yapılamıyor.[1] O yapılamayan şey ise artık BM’nin miadını doldurduğu için feshedilmesi ve yerine daha demokratik bir Dünya Parlamentosu’nun Asya’da kurulması gerçeğidir. Bu teklif bir fantezi değil, ayakları yere basan gerçekçi ve haysiyetli bir öneridir. Yapılacak iş gayet basittir. Önce BM’nin demokratikleştirilmesini isteyen ülkeler bir araya gelir ve Güvenlik Konseyi’ni feshederler. Yerine BM’ye üye 193 ülkenin demokratik temsilini sağlayacak bir parlamento teşkil ederler. Adını da Dünya Parlamentosu koyarlar. Bu parlamento kendi başkanını ve icra kurulunu yani hükümetini vücuda getirir. Merkezini de Asya kıtasında insanlığın doğduğu ve dünyaya yayıldığı şehirlerden (Mesela Kudüs gibi) birisini yaparlar. New York ve Cenevre merkezlikten çıkarak birer şubeye dönüşür. Eğer Beşli Çete ve yandaşları BM’nin mevcut yapısının muhafazasında ısrar ederlerse, diğer ülkeler BM’yi boykot ederek kendi demokratik ve gerçek Birleşmiş Milletler’ini kurarlar. Onları da yalnızlığa iterler.
Evet, BM’nin demokratikleştirilmesi mümkündür ve bu iş beyanatlarla halledilemeyecek kadar ciddidir. Nasıl Karl Marx vahşi kapitalizme karşı tek başına çaresiz kalan işçileri “Dünya işçileri birleşin!” diyerek örgütledi, işçi sendikaları vahşi kapitalizmi kısmen uysallaştırdı ise küresel çapta birkaç liderin “Dünya devletleri birleşin!” diyerek işaret fişeğini ateşlemeleri yetecektir. Bu zorba düzen ve küresel oligarşi yıkılırsa başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere BM’ye bağlı 20’ye yakın ‘sözüm ona’ uluslararası kuruluş da demokratikleşecek, ABD ve ortaklarına değil tüm insanlığın müşterek menfaatine hizmet edecektir.
Bu satırları okuyanlardan bazıları gülüp-geçebilir veya Merhum Âkif’in deyimiyle “Hak zıpırındır!” vahşi kaidesinin geçerli olduğu bir dünyada bunun bir hayal olduğunu düşünebilir. Ancak büyücek bir şehre dönen dünyamızda uyanmış ve gücünün farkına varmış insanlar için imkânsız diye bir şey yoktur. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Fıtrî meyelan, mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılıp soğuğa mâruz bırakılsa, genişleme meyli demiri parçalar.” Yumuşak suyun sert demiri mağlup etmesindeki sır, meyelanın fıtratında gizlidir. İnsanlığı huzura kavuşturacak reçete, kuvveti değil hakkı esas alan, savaşı değil yardımlaşmayı şiar edinen İslâm’ın medeniyet anlayışındadır. Batı medeniyetinin teknolojik icatları insanlığa saadet getiremedi. Bilakis çeyrek yüzyıla iki dünya harbi sığdırdı. Şehirlere atom bombaları atmaktan ellerini çekmedi. Bosna’dan Filistin’e, Cezayir’den Ruanda’ya, Arakan’dan Afganistan’a kadar dünyanın dört bir yanında soykırımlar ve katliamlar yaptı. İnsanlık bunaldı, fıtri olarak bir çıkış yolu arıyor. Dünya bir liderliğe muhtaç. Gandi’nin Hindistan’da İngiliz tuz tekelini kırması gibi bir meyelana, basit bir yürüyüşe ihtiyaç var. Bu yürüyüşe de dünya petrol ve doğal gaz rezervinin yaklaşık %70’ini elinde tutan, BM’den sonra en fazla üyeye (56 ülke) sahip olan İslâm İşbirliği Teşkilatı’nın öncülük etmesi gerekiyor.
[1] Daha detaylı bir analiz için bkz. Bozan, Mahmut (2023). Birleşmiş Milletler’de Demokratikleşme Sorunu, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 76, 254 – 271. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2970045
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
OSMANLI TOKADI VACİP OLDU

İsrail’in her katliamı sonrası “şiddetle kınama” dışında hiç bir şey yapmayan devletleri şiddetle kınıyorum!
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Kurmaca devlet İsrail’in sırtını ABD’ye dayayarak yaptığı şirretlikler çoktandır tahammül sınırlarını aşmış, en son Suriye Cumhurbaşkanlığı sarayı ve Genelkurmay Başkanlığı karargâhını bombalaması ile gözler Türkiye’ye çevrilmiştir. Maalesef Mısır’a, Suudilere veya Ürdün’e çevrilmiştir diyemiyorum, hatta tüm Araplara bile teşmil edemiyorum. Zira Hz. Muaviye’nin hilâfet merkezi olan Şam’ı ve Emevîlerin adını taşıyan meydanı bombalayan İsrail paryalarına haddini bildirmek için onlardan en ufak bir hareketin bile çıkmadığını görüyorum. Bu satırların arasına yakışmasa da onlara “korkak sünepeler!” demekten kendimi alamıyorum.
Zira ne zaman İslâm ülkelerine ve Müslümanlara bir tecavüz ve saldırı vuku bulsa Türkiye’nin önayak olmasından rahatsız olan bu sünepeler hemen Türkiye’nin Osmanlı rolüne soyunduğu iddiası ile yan çizip tavır koyuyorlar. Sanki o fukaralık dönemlerinde –toprağın altındakilerin kullanılmadığı üstünde ise ot bitmediği yıllarda- onları ecnebi saldırılarından Osmanlı Devleti korumamış gibi, tahrip edip kullanılamaz hale getirdikleri ve bugün bile canlandırmaktan âciz oldukları Hicaz demir yolunu Osmanlı Devleti yapmamış gibi, müsteşriklerin gözlüğünden Türkiye’ye bakmaları ve hayır işlerde Türkiye’yi yalnız bırakmaları muhtemelen pek çok kişi ve çevrenin olduğu gibi benim de canımı sıkıyor.
Arap ülkelerinin başlarında oturan diktatörlere göre İsrail demek ABD demektir. ABD ise sadece İsrail’in patronu değil dolaylı da olsa kendilerinin de bir cihette patronudur veya en azından oturdukları krallık koltuklarını ABD’ye borçlu oldukları zehabı ile hareket etmektedirler. Bu sebeple koskoca Arap dünyası ellerinde petrol ve gaz gibi müthiş enerji silahları olduğu halde korkak sünepelere dönüşmekte ve Arap âlemini utanca boğmaktadırlar. Kendileri gibi düşünmeyen halkları üzerinde, halka borcu olmayan birer despot olarak oturmakta ve velinimeti olarak da ABD ve Batı’yı görmektedirler.
Bu durumda gayret başa düşmekte ve gözler ister istemez Türkiye’ye çevrilmektedir. Eminim pek çok kişi başta Netenyahu olmak üzere şu Siyonistlere bir “Osmanlı Tokadı[1]” atılmasının artık vacip olduğu kanaatini taşıyordur. Biz bu ifadelerle tabii ki Türkiye İsrail’e savaş açsın demiyoruz. O husus elbette Devletimizin ilgili birimlerinin ve kurumlarının yetki ve karar sahasıdır. Bu sebeple sadece İsrail’e bir Osmanlı tokadı atılması ihtiyacının hâsıl olduğunu söylüyoruz. Bu tokadın şekli resimde sembolize edildiği gibi Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Netenyahu’yu tokatlaması şeklinde olmayacaktır. Ancak günümüzde tokatlamanın da pek çok çeşitleri vardır. Anadolu’da meşhur olan “iti döğmeden ziyade korkutmak” deyiminde olduğu gibi yüksek perdeden bir tehdit de işe yarayabilir. Zira döğme kapasitesi ve kabiliyeti olanın azarı da döğmesi kadar müessir olabilir. Eğer it azardan anlamazsa meşhur Ziya Paşa gibi;
“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdirle uslanmayanın hakkı kötektir!”
demek ve o köteği atacak serdengeçtileri donatarak sahaya sürmek gerekir. Yüz yüze vuruşmaktan ödü kopan ve tek işi havadan bomba atmak ve füze ile vurmak olan İsrail’i Muhammed Colanî iyi teçhiz edilmiş bir kara ordusu ile istila edebilir. Nitekim o da “eğer barış istiyorlarsa Ahmed El Şâra olurum, yok eğer savaş istiyorlarsa Muhammed Colanî olmaktan çekinmem” mealinde bir ifade kullanmıştır. Suriye yönetimi kendini savunmak mecburiyetindedir, sadece biraz silah ve teçhizat desteğine ihtiyaçları vardır. Bu desteği sağlamak ve iyice şımartılmış olan İsrail’i yüksek perdeden azarlamak ve efendisi ABD’ye de köpeğine sahip çıkmasını ihtar etmek, İslâm dünyasının ve onun başında da Türkiye’nin uhdesindedir.
[1] Osmanlı tokadı deyimi bir rivayete göre 4. Murad’ın Sadrazamı Hafız Ahmed Paşa’nın kendisine saldıran iki Yeniçeriyi iki tokatla öldürmesinden sonra meşhur olmuş, diğer bir rivayete göre de Osmanlı askerlerinin muharebede elde kılıç kırıldığı zaman ellerini silah gibi kullanmaları sebebiyle yaygınlık kazanmıştır. Yine rivayetlere göre orduda Delibaşlar gibi bir kesim Osmanlı tokadı konusunda özel eğitim alır, mermerlere tokat atarak idman yapar ve adeta bir gürze dönüşen elleri ile düşmanı saf dışı bırakırlardı.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BİR EŞİK DAHA AŞILDI: PKK SİLAHLARINI YAKTI

Kaynak: Milliyet, 11.07.2025
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
Bugün önemli bir eşik daha aşıldı. PKK geri dönülmez bir yola girdiğinin işareti olarak silahlarını yaktı. Silah bırakmakla yakmak arasında temel bir fark vardır. Bırakılan silahı geri alma ihtimali vardır ama yakılan silahı geri alma ihtimalinden söz edilemez. Şüphesiz bunlar semboller üzerinden yapılan bir okumadır. PKK terör örgütü 12 Mayıs 2025 tarihinde kendisini feshettiğini ve silah bıraktığını ilan etmişti. Bugün ise kendini fesheden PKK, silahlarını yakarak geri sayımı başlatmıştır. Eğer daha önce yaşandığı gibi bir yol kazası olmazsa bu sürecin sonunda PKK da, silah da olmayacaktır.
Yaşananları kısaca değerlendirmek gerekirse 1. Dünya Harbi bidayetinde Batılı devletler yağmaladıkları Osmanlı coğrafyasından iki devletçik daha çıkarmak istiyorlardı. Burada gaye çok sevdikleri(!) Ermeniler ve Kürtler değil tekrar ayağa kalkmasından korktukları Türkleri bir daha belini doğrultamaz hale getirip adeta kötürüm etmekti. Önce ASALA ile Ermeni terörü denendi ve muvaffak olunamadı. İkinci hamlede Marksist-Leninist bir terör örgütü olan PKK kullanıldı. Bu şemsiye yapının adı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) idi ama içinde bölgenin sosyolojisiyle, İslâmi kimliği ile taban tabana zıt, muhtelif yerlerden devşirilmiş teröristler vardı. Bunların ortak özellikleri emperyalist güçlerin paralı askerliğini ve taşeronluğunu yapma hususunda elverişli olmalarıydı. Onlara para, silah, teçhizat, lojistik, istihbarat, strateji, akıl, medya desteği ve hatta hayali bir devlet bile verdiler. Karşılığında ise çok bir şey istemiyorlar, sadece birazcık ihanet istiyorlardı. İşte Osmanlı’dan sonra bu bölgenin acılarının temelinde bu emperyalist oyun yatıyordu. Allah’a çok şükür ki bu oyun bozuldu. Bölgede huzur ve kardeşliğin kapıları yeniden açıldı. Irk üzerinden, din ve mezhep üzerinden yapılan tahrik ve parçalamalar herkese ağır bir ders oldu. Bundan sonrası birliğin, işbirliğinin ve kardeşçe bir arada yaşamanın adımlarını atmak için gayret zamanıdır.
PKK’nın kendini feshetmesi ve silahlarını yakması ile başlayan yeni dönemde emperyal güçler ve İsrail gibi onların finoları da boş durmayacaklar, zayıf ihtimalleri bile değerlendirmek isteyeceklerdir. Kimileri bu hareketin ABD ve işbirlikçilerinin bölgeye yönelik birstratejisi olarak değerlendirse de bu zayıf bir ihtimaldir. Daha gerçekçi olan ise Türkiye’nin öncülüğünde başlatılan bu hareketin sadece Türkiye’yi değil bölgeyi de huzura kavuşturma stratejisinin bir parçası olmasıdır. Bölgeyi terörden arındırma hareketi sadece Türkler, Araplar ve Kürtler için değil, bu işte fitne çıkarma huyundan asla vaz geçmeyen, hatta varlığını kaos umuduna bağlayan İsrail gibi fabrikasyon devletlerle işbirliği yapmaktan bile çekinmeyen İran’a da fayda sağlayacaktır.
Bu işten hiç de hazzetmemiş olanlara gelince birinci sırada ASALA-PKK kurgusunu yapan ABD ve Rusya gibi büyük oyuncular ile İngiltere ve Fransa başta olmak üzere irili ufaklı birçok Avrupa devletini saymak mümkündür. İkinci sırada ise kendi menfaatlerini Müslümanların zararında gören diğerleri gelir. Üçüncü sırada ise sürekli rekabet duygusu ile hareket eden, muhabbeti sahte, husumeti kavi ve maalesef “kullanışlı aptal” olarak tarif edilen bölgedeki bazı mahalleliler gelmektedir.
Evet, Batı’nın gerilemesi ve İslâm dünyasının canlanması, harekete geçmesi ve yükselmesi devam etmektedir. Bundan sonra dünyada yaşanan her hareket, inşallah İslâm’ın genç bünyesine güç katarken Batı’daki yaşlı bünyeleri daha da yıpratacak ve oyun sahasının dışına itecektir.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ İRAN’A DAYANDI

Kaynak: Anonim
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
SSCB’nin dağılmasından sonra başlayan “yeni düşman” arayışları Pentagon’un güvenlik danışmanı Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” teorisindeki tavsiyeleri de dikkate alınarak hedef tahtasına İslâm’ın oturtulması ile son bulmuştur. Teori özet olarak çağımızda ideoloji savaşlarının bittiğini, bunun yerine medeniyetlerin ve dolayısıyla da medeniyetlere kaynaklık eden din ve inançların ittifak ve ihtilaflarda belirleyici unsur olacağını ileri sürüyor, bunun sonucu olarak da dinler arasında savaşlarının başlayacağını, binaenaleyh Hıristiyan âleminin yeni düşmanının İslâm olacağını iddia ediyordu.[1] Huntington’un “hık” deyicisi Francis Fukuyama ise üstadının görüşlerini “Tarihin Sonu ve Son İnsan” kitabı ile bir adım öteye taşıyor ve bir Japon mankurdu olarak kapitalist liberal demokrasinin tüm milletler için nihai yönetim biçimi olduğunu savunuyordu.[2] Bu farfaralı görüş ve iddialar Batı medyası üzerinden tüm dünyaya pazarlanıyor, adeta akademik bir furyaya dönüşüyordu. Nitekim SSCB’nin dağılmasından sonra Avrupa’da “artık NATO’ya ihtiyacın kalmadığına” dair görüşler takbih ediliyor ve asıl bundan sonra NATO’ya olan ihtiyacın artacağına dair görüşler serdediliyordu. Onlara göre tehdit ortadan kalkmamış, sadece yer değiştirmişti.[3] SSCB döneminde Berlin’i ikiye bölerek Adriyatik Denizine inen kızıl kriz yayı şimdi renk değiştirerek Fas’tan başlayıp Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Türkiye, İran’dan Afganistan’a doğru uzanıyordu. Bu kriz yayının rengi yeşil, adı ise İslâm’dı. Ancak onlar Müslümanları ürkütmemek için bu tehdidin adı fundamentalizm/köktendincilik ve cihadizm gibi isimlendirmeler üzerinden terörizm olarak ifade edilmiş ve onu bertaraf etmek için de Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adıyla bir strateji geliştirilmiştir.
Özelikle 11 Eylül 2001 yılında New York’ta yaşanan ve mahiyeti henüz açıklığa kavuşturulmayan ikiz kuleler saldırısı bahane edilerek dönemin ABD başkanı tarafından Müslümanlar terör suçlusu ilan edilerek resmen “haçlı seferleri” başlatılmıştır. Önce Afganistan, ardından da Irak yerle yeksan edilmiştir. Kuzey Afrika’da başlayan ve diktatörlüklerin hızlı bir şekilde yıkıldığı Arap Baharı olarak bilinen demokratikleşme dalgasını da başta Mısır olmak üzere tekrar dikta rejimlerine çevirmeyi başaran ABD liderliğindeki Batı, Suriye’de oyunun ikinci safhasına geçmiş fakat Projenin nihai hedefi olan Türkiye’yi bölme harekâtında başarısız olmuştur. Ancak Türkiye’ye doğrudan darbe vuramayan Batı yılmayacak ve etrafından dolaşarak İran’a yönelecek fakat İran’ın etrafa yerleştirdiği taşeron güçleri olduğundan işe bunları devre dışı bırakarak başlayacaktır. Alman Şansölyesinin itirafıyla “kirli işleri” görmede gönüllü tetikçi olan İsrail bu işte kullanılacak, İran fitnesiyle tuzağa itilen Kassam Tugaylarının saldırısı bahane edilerek Gazze ve Batı Şeria’da Filistin halkına soykırım uygulanacaktır. Resmi kayıtlara geçen 55.000’i mütecaviz şehit ve harabeler arasında kaybolan binlerce masumun kanı üzerine Lübnan ve Suriye’deki Hizbullah ve Haşdi Şabi unsurları budanırken Yemen’deki Husi’ler de baskı altına alınacaktır. ABD liderliğindeki Batılı güçler tetikçi İsrail’i her yönü ile destekleyerek kendi kurdukları uluslararası yapıları ve altına imza attıkları hukuku bertaraf etmede bir beis görmeyeceklerdir. Huntigton’un Medeniyetler Çatışması tezini “hak zıpırındır” anlayışı ile uygulamaya koymaları “içimizdeki Batı” başta olmak üzere kimseyi şaşırtmamalıdır.
Hikâyenin buraya kadar olan kısmı düne ait olup hâfızaları tazelemek için kısa bir özet olarak kabul edilmelidir. Bundan sonrası ise 13 Haziran’da ABD destekli İsrail’in ani bir baskınla İran silahlı kuvvetleri ve devrim muhafızlarının tepe yöneticilerini öldürmesi, İran hava kuvvetlerini devre dışı bırakarak hava hâkimiyetini ele geçirmesi ve nihayet 22 Haziran 2025 tarihinde sığınak delme kabiliyeti bulunan B-2 bombardıman uçakları ile ABD’nin İran’daki Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurararak harbe dahil oması ile savaş yeni bir safhaya evrilmiştir. Bu hadiseden bir gün önce İstanbul’da yapılan İslâm İşbirliği Teşkilâtı Dışişleri Bakanları Konseyi’nin 51. oturumuna katılan Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, ABD liderliğindeki Batılı devletlerin hukuk tanımaz saldırılarına karşı İslâm Dünyası’nın dâhili ihtilafları bir kenara bırakarak ittifak etmesi gerektiğini “Allah’ın ipine birlikte sımsıkı sarılıp, ittifak etme ve ayrılığa düşmeme” zaruretini Kur’an’dan âyetler okuyarak hatırlatması hilâfeti tedai ettiren oldukça manidar bir çağırı olmuştur.[4]
Şimdi biraz da bu meseleye nasıl bakmak gerektiği üzerinde duralım. Meselenin biri dâhili diğer ikisi hârici olmak üzere üç veçhi bulunmaktadır. Dâhili cihetine bakıldığında ilk dikkati çeken husus İslâm dünyasının parçalı yapısıdır. Husûsan Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin vikaye ettiği Sünni İslâm son dönemlerde Bâtıni ve Hârici, tarifi diğerle Vehhâbi ve Şii kutuplaştırması ile hem zayıflatılmış, hem de düşmanlaştırılmıştır. Safeviliğin mekân tuttuğu İran, Osmanlı Devleti ile sürekli bir rekabet içerisinde olmuş, bu zaafı da Batı tarafından kullanılmıştır. Hindistan’ı sömürgeleştiren İngiltere baharat yolunu emniyete almak için Arabistan’da ortaya çıkan Vehhâbiliği kışkırtarak Osmanlı Devleti’ni bölgeden uzaklaştırmak istemiş fakat 2. Mahmud’un görevlendirdiği Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın müdahalesi ile mesele muvakkaten çözüme kavuşturulsa da neticede İngilizler Suudlara krallık tacını giydirmeye muvaffak olacaklardır. İşte yakın dönemde yeniden hortlatılan Arap-Acem münafereti; Taliban, IŞİD-Hizbullah, Haşdi Şabi gibi gruplar üzerinden mezhep çatışmasına döndürülecek ve bu durum ABD ve Batı tarafından kurnazca kullanılarak hem enerji kaynakları sömürülecek hem de çıkarılan çatışmalarla silah satılacaktır. Bunun dâhile yansıması ise İslâm ittihat ve ittifakının müşkülleşmesi ve zaafa düşmesi şeklinde tezahür edecektir.
Hârici cihetine bakıldığında ise birinci olarak ABD liderliğindeki Batı’nın SSCB dağıldıktan sonra kısa bir müddet devam eden tek süper güç olma ve dünya siyasetini belirleme tekelinin yeni güç odaklarının ortaya çıkmasıyla tehlikeye düşmesidir. Husûsan yaklaşık bir asrı mütecaviz birliğini kaybederek Batı’nın sömürgesi durumuna düşen İslâm dünyasının yükselişe geçmesi, dünya enerji kaynaklarının yaklaşık olarak üçte ikisini elinde bulunduran ve genç insan kaynağına sahip olan Müslümanların Batı’nın teknoloji tekelini kırmaya başlaması, 57 üyeli İslâm İşbirliği Teşkilatında kuvvetli bir birlik arayışının doğmaya başlaması, asırlarca İslâm Dünyasına liderlik eden Türkiye’nin güçlenmesi, savunma sanayiindeki korkutucu yükselişi Batı ittifakını âcilen tedbirler almaya yöneltmiştir. Bu sebepledir ki “BOP’un nihai hedefi Türkiye’dir” demek yanlış olmayacaktır.
Hadisenin ikinci veçhi ise zamanlamadır. Yani 1950’li yıllarda dünya gayrı safi hasılasının yarısını üreten ABD’nin payı 2025 yılı itibariyle nominal olarak %26’lara gerilemiştir. Satın alma gücü paritesi itibariyle de %22 ile Çin’in gerisine düşmüştür. İktisadi olarak gerileyen ABD aslında askeri olarak da, teknolojik olarak da düşüş emareleri göstermektedir.
Tablo 1: Satın Alma Gücü Paritelerine Göre Ülkelerin GSYH Oranları (Trilyon $)

Kaynak: IMF, World Economic Outlook Database. October 2024 Edition.
İttifakın Avrupalı üyelerinin ise ABD olmadan varlıklarını idame ettirmede kendilerine olan güvenleri kaybolmak üzeredir. Bu sebeple Batılı ülkeler “henüz vakit varken, çok geç olmadan, iş işten geçmeden” bu fırsatı değerlendirmek, İslâm ittihadını geciktirmek ve “bir başka bahara” ertelemek istemektedirler. İşte bugün Filistin’de yaşanan İsrail soykırımının da İran’a yapılan haydutluğun da sebebi budur. Müslümanların birliğini engellemek, küresel siyasette söz sahibi olmalarının önüne set çekmek, gelişmelerini önlemek için ambargo ve “yaptırımlar” uygulamak, başta petrol ve gaz olmak üzere yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmek, bu yetmezmiş gibi mallarını satacakları bir pazar olarak tutmak onların temel ve değişmez siyasetidir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken husus ise bazı İslâm ülkelerinin kendilerini emniyete almak gayesiyle küresel hâkimiyet rekabetinde olan ecnebilerden birisini müttefik olarak görmek ve dostluğuna güvenmek gafletidir. Oysa onlar kendi aralarında asla savaşmazlar ve savaşmamışlardır. Bunun en yakın şahitleri 1. Dünya Harbi sonunda Malta’da, 2. Dünya Harbi sonunda Yalta’da tekrarladıkları gibi “centilmenlik” anlaşmalarıyla yaptıkları “hâkimiyet sahası belirleme” veya daha açık bir ifade ile sömürge paylaşımlarıdır. Ne bugün ne de yarın ABD ile Rusya veya Çin’in savaşlarına şahit olmayacağız. Fakat onların taraf oldukları ve destekledikleri bazı devletlerin savaşları ise hiç eksik olmayacaktır. Özetle, medeniyetler çatışması; hayatı savaş olarak gören, güce tapan ve menfaati esas alan Batı’nın hayat anlayışının bir sonucu olduğu gibi “Osmanlı Barışı” olarak tarihe geçen sulh dönemleri de hakkı esas alan, hayatı bir yardımlaşma olarak gören Müslümanların medeniyet anlayışın bir gereğidir. Dünya sulhunun anahtarı Müslümanlardadır, Müslümanların ittihadında ve küresel siyasette söz sahibi olmalarındadır.
[1] Samuel Philips Huntington’ın Foreign Affairs’de (1993) yayınlanan “Medeniyetler Çatışması mı?” başlıklı makalesi ve sonrasında yazdığı (1996) “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” adlı eseri ile İslâm Dinini yeni tehdit unsuru olarak ilan etmiştir. Daha detaylı bilgi için bkz. Huntington, Samuel P. (2021). Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması (Ter. E. Berktaş), Panama Yayıncılık.
[2] Daha detaylı bilgi için bkz. Fukuyama, Francis (2023). Tarihin Sonu ve Son İnsan, (Ter. V. Tekelioğlu), Panama yayıncılık.
[3] Daha detaylı bilgi için bkz. Bozan, Mahmut (2000). NATO: Yeni Tehditler ve Yeni Stratejiler, Avrasya Etütleri, s. 81-99. https://acikerisim.bartin.edu.tr/entities/publication/ed4f26c8-bcf4-48b5-9b4d-b6af19c6675a
[4] Eğer bugün hilâfet müessesesi yaşıyor olsaydı ve faraza o konuşmayı İslâm halifesi yapsaydı muhtemelen farklı bir şey söylemeyecekti. Konuyla ilgili bir değerlendirme için bkz. Bozan, Mahmut (2023). Osmanlı Hânedanı Aile Reisi Osmanoğlu ve Hilâfet Müessesesi, BAKAD Günlükleri-3: Türkiye ve Dünya Siyasetine Akademik Bakış, s. 40-42. https://www.bakad.org.tr/wp-content/uploads/2025/02/BAKAD_Gunlukleri_-_3.pdf.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
BEKLENEN OLDU: PKK KENDİNİ FESHETTİ

Kaynak: Anonim
Prof. Dr. Mahmut Bozan
Nihayet beklenen açıklama geldi. PKK terör örgütü 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde yaptığı toplantıların ardından 12 Mayıs 2025 tarihinde kendisini feshettiğini ve silah bıraktığını ilan etti. Haber Türkiye’de müsbet olarak değerlendirildi. Bu noktaya nasıl gelindiğini kısaca gözden geçirerek bir hafıza tazelemesi yapmaya ihtiyaç vardır. Zira yaklaşık yarım asırdır devam eden ve Türkiye’nin enerjisini tüketen bu terör örgütü geride binlerce şehit ve gazi bırakmanın yanında maddi ve manevi pek çok zayiatlara sebep olmuş, ülkemizi kelepçelemek isteyen küresel güç odakları ve onların taşeronları tarafından desteklenerek bu günlere gelinmiştir. Halkta bir karşılığı olmayan ve bu sebeple dış destekle varlığını idame ettiren bu Marksist-Leninist terör örgütünün bugünün şartlarında ne ideolojik, ne sosyolojik, ne demokratik, ne askeri ve ne de insan kaynağı olarak dayanabileceği bir gücü bulunmaktadır.
Bu sebepledir ki PKK lideri Abdullah Öcalan, “zararın neresinden dönülürse kârdır” anlayışıyla fosilleşen ve Türkiye düşmanlarının terör aparatı olmaktan başka bir işe yaramayan örgütün tüm taleplerinin boş ve manasız olduğunu beyan ile kayıtsız-şartsız kendini feshetmesini ve silah bırakmasını istemiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim 2024’de Meclis’in açılışındaki konuşmasında yaptığı ‘iç cepheyi tahkim’ vurgusu sonrası Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 15 Ekim’deki partisinin grup toplantısında terörün bitirilmesi için çağırıda bulunarak iç cephe tahkimine olan desteğini ortaya koymuştur. Mesajı alan DEM Parti heyeti 28 Aralık 2024’te İmralı’ya giderek Öcalan ile görüşmüş, 22 Ocak’ta yapılan ikinci görüşmede sürecin yol haritası ortaya çıkmaya başlamıştır. 27 Şubat 2025’te İmralı ile yapılan üçüncü görüşme sonrası Öcalan’dan terör örgütü PKK’ya kendisini feshetme çağrısı gelmiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Nisan’da DEM Parti milletvekilleri Pervin Buldan ile Sırrı Süreyya Önder’i kabul etmesi ile sürecin Devlet tarafından ciddiyetle kontrol altında tutulduğu ve sahiplenildiği anlaşılmıştır.
DEM Parti milletvekili ve TBMM başkan vekili olarak bu sürece ciddi katkı sağlayan Sırrı Süreyya Önder’in 3 Mayıs 2025’te ölmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Bahçeli taziye mesajları yayınlamışlar ve Bahçeli, Meclis’te Önder’i anma programına katılmıştır.
Ardından DEM Parti terör örgütü PKK’nın 5-7 Mayıs 2025’te kongresini topladığını ve İmralı’nın çağrısı doğrultusunda kararlar alındığını duyurmuş, müteakiben PKK “pratikleşme süreci Abdullah Öcalan tarafından yönetilmek ve yürütülmek üzere” örgütsel yapısını feshettiğini, silahlı mücadele yöntemini ve PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdığını 12 Mayıs 2025 tarihinde ilan etmiştir. Şimdiye kadar kendisini destekleyen mâlûm uluslararası güçlere de demokratik çözüme engel olmama ve yapıcı katkı sunma çağrısı yapmıştır. Timsah gözyaşları arasında ABD, “NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” açıklamasını yaparken umudunu PYD’ye bağlayan İsrail ise karalar bağlamıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “Terörsüz Türkiye hedefimize engelleri aşarak, önyargıları kırarak, fitne ve nifak tuzaklarını bozarak, emin adımlarla yürüyoruz” diyerek geçilen badireleri özetlemiş, Terörsüz Türkiye sürecinde kritik bir eşiğin daha aşıldığını ifade etmiştir. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, “Bugün kazanan barış ve kardeşliktir. Bugün kazanan siyaset ve demokrasidir” diyerek bundan sonra yapılacaklarla ilgili olarak da:
“Silahların ne zaman, nerelere, hangi şartlar dâhilinde, hangi sınır ve ölçekte bırakılacağı; zaman ve mekân parametrelerini analiz ederek teknik takip ve gözetiminin kimler tarafından ve nasıl sağlanacağı; silah bırakan örgüt militanlarından suça bulaşmış ya da bulaşmamış olanların tasnif ve tefrikinin nasıl yapılacağı; PKK terör örgütünün lider kadrosuyla ilgili alınacak tedbirlerin kapsam ve hududunun ne olacağı; stratejik ve yasal adımların çatı ve çerçevesinin nasıl belirleneceği hususlarının ayrıca ele alınması gerektiğini” ifade ile önemli bir yol haritası çizmiştir.
Türkiye’nin en uzun fetretinin bitiş düdüğünün çalındığı bu saatten sonra dâhildeki güç terakümünün de yardımıyla her alanda ülkemizin hızlı bir gelişim sağlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle uluslararası sistemin kırılganlıklarında Suriye’de ortaya konulan başarı, Ukrayna-Rusya savaşının ateşkes görüşmelerine Türkiye’nin ev sahipliği yapacak olması ve ABD Başkanı Trump’ın İstanbul’da yapılacak olan Putin-Zelensky görüşmesine katılabileceğini ifade etmesi, Pakistan-Hindistan arasındaki sınırlı çatışmalarda Türkiye’nin savunma sanayi faktöründen bahsedilmesi ve arkasından gelen ateşkes Türkiye’yi farklı bir konuma yerleştirmektedir.
Bir trilyon ABD dolarını aşan GSYH’sı ile Türkiye iktisadi operasyonların dışına çıktığı gibi savunma sanayiindeki üstünlükleri ile de askeri alandaki operasyonların dışına çıkmayı başarmıştır. Türkiye içinde bulunduğu İslâm İşbirliği Teşkilatı ve Türk Devletler Teşkilatı gibi yapıları mayalayıp harekete geçirdiği takdirde resim daha iyi görülecek, daha iyi anlaşılacaktır.
Ümit ve neşe bize, keder bizi istemeyenlere.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
PAPA VE VATİKAN’IN SİYASİ GÜCÜ

Kaynak: BBC
Prof. Dr. Mahmut Bozan
Katolik dünyasının dini lideri ve Vatikan’ın devlet başkanı olan Papa Francis 21 Nisan 2025’te 88 yaşında öldü. Asıl adı Jorge Mario Bergoglio olan Papa Francis’in cenaze törenine İtalya İçişleri Bakanlığı’nın beyanına göre, dünya çapından 170 delegasyon iştirak etmiştir. Ayrıca Hıristiyan dünyasının tüm mezhep temsilcileri de cenaze merasiminde hazır bulunmuştur. Türkiye’yi TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un temsil ettiği cenazede Papa’nın devlet başkanı kimliği dikkate alınmış olsa gerektir.
Katolik dünyası ile birlikte Vatikan’ın da yeni devlet başkanı olarak Robert Francis Prevost 252 Katolik kardinal arasından oy verme hakkına sahip 135 kardinal tarafından seçilmiş ve Papa 14. Leo adını almıştır. Yeni Papa 14. Leo, 8 Mayıs 2025’ten itibaren Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri ve Vatikan Şehir Devleti’nin hükümdarı olmuştur.[1]
Hayatını Peru’da misyoner olarak geçiren ve daha sonra Vatikan’ın Piskoposlar Dairesi’nin başkanlığını yürüten Kardinal Robert Prevost, Katolik Kilisesi’nin 2000 yıllık tarihinde seçilen ilk ABD’li papa olmuştur. Yeni Papa’nın aslan manasına gelen Leo adını seçmesi hakkında, miladi 452 tarihinde Türk hükümdarı Attila’yı ikna ederek rica-minnet Roma’yı kurtaran 1. Leo’nun hatırasını yâd etmekten bahsedilse de yeni Papa bu ismi “sosyal adalet konusunda attığı adımlarla “kilisenin modern sosyal doktrinini başlatan Papa 13. Leo’yu izaz için seçtiğini” söylemiştir.
Bu meselenin bizi alakadar eden üç ciheti bulunmaktadır. Bunlardan birincisi tarihidir. Selçuklu Devleti’nden itibaren başlatılan tüm haçlı seferleri[2] Papalar tarafından organize edilmiştir. Özellikle papalık 15. yüzyılda Avrupa’da ilerleyen Türkler’in karşısına Niğbolu ve Varna’da gibi kara muharebelerinde ordular teşkiline önayak olurken Preveze ve İnebahtı gibi deniz muharebeleri için de donanmalar çıkarmada Avrupa’daki bütün Hristiyanları Kutsal İttifak adı altında bir araya getirmeyi başarabilmiştir. İslâm dünyasına karşı yapılan haçlı seferleri zaman zaman unutulsa da 11 Eylül 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırılara karşı dünyaya “ya bizdensiniz, ya da bize karşısınız!” diyen dönemin ABD başkanı George W. Bush’un Afganistan’a haçlı seferi (crusade) başlatacağını ilan etmesi bu tarihi devamlılığı ve şuuraltını ortaya çıkarması bakımından manidardır. Bu hareket daha sonra kökten dincilik, cihadizm, İslâm terörü ve İslâmofobi şeklinde yakıştırmalarla İslâm nefretine dönüştürülerek devam ettirilecektir.
Meselenin ikinci ciheti, Vatikan’ın müstakil bir devlet, Papa’nın da hem o devletin başkanı hem de Katolik dünyasının dini lideri olmasıdır. Bu ciheti pek tanınmayan Vatikan veya resmî adıyla Vatikan Şehir Devleti, İtalya’nın Roma kentiyle çevrili, yerleşik nüfusu 1.000 civarında olan bir ülkedir. Vatikan’da mutlak monarşiye dayalı bir idare vardır. Devlet başkanı olarak Papa’nın sözleri kanun hükmündedir. Coğrafi olarak bu minik devlette kuvvetler birliği uygulanmakta, Papa yasama, yürütme ve yargının da başı olmaktadır. Emniyeti İtalya tarafından sağlanan Vatikan’ın, 100 kişilik İsviçre’li katolik muhafızlardan mürekkep sembolik bir ordusu vardır.
Papa’nın hem Vatikan’ın devlet başkanı, hem de Katoliklerin dini lideri kimliğini birlikte kullanmasına karşı şimdiye kadar Türkiye’deki seküler kimliklerden herhangi bir tenkidata rastlanılmamıştır. Keza İngiltere krallarının aynı zamanda Angilikan kilisesinin başı olması, İngiliz bayrağının İngiltere dışında 15 küsur ülkede dalgalanması da bu kesimlere göre gayette yerindedir. Buna mukabil Vatikan’daki Sistine Şapeli, konklav denilen gizli toplantı ve beyaz duman üzerinden yeni papa seçimi hususunda malumat-füruşluğu ileri seviyeye taşıyan kesimlerin Hilafet kelimesini duyunca birden nevrinin dönmesi de bizi ilgilendiren üçüncü husus olmaktadır.
Dünyadaki 2 milyarı aşkın Müslüman’ın varlığı, dağınıklığı, sahipsizliği ve gözümüz önünde çaresizce seyrettiğimiz Filistinli Müslümanların uğradığı soykırım, mezalim ve açlıktan öldürmeye kadar uzanan gaddarlıklar her nedense papa seçimi kadar bu kesimlerin gündemini meşgul etmemekte, alâkadar olanlar da lanetleme ötesinde elle tutulur bir şey yapmamaktadır. Oysa dünya siyasetinde nüfusu kadar tesiri olmayan Müslümanların bu hali öncelikli meselemiz olmalı ve bu hususta bir adım atılacaksa bunun başını da hilafetin lağvedildiği Türkiye çekmelidir.
Meselenin evvelemirde ilk müzakere sahası Türkiye’dir. Akademiden siyasete, medyadan sivil toplum kuruluşlarına kadar geniş bir çevrede hilafet meselesi “örtülü, yasaklı alan” muamelesinden çıkartılarak her yönüyle tartışmaya açılmalıdır. İkinci safhada ise Hilafetin ihyası için beynelmilel akademik toplantılar yapılmalıdır. Antalya Diplomasi Formu gibi yapılarda bu mesele ele alınmalı, tartışmalı, yapı ve işleyiş modelleri geliştirilmelidir. Son safhada ise diğer İslâm ülkelerinde halkın, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve tüm toplum kesimlerinin ne düşündüğü ve beklentilerinin ne olduğu araştırılmalı, İslâm İşbirliği Teşkilatı zemininde bir Hilafet Meclisi teşkil edilerek orta ve uzun vadeli bir strateji belirlenmeli ve bir yol haritası çıkarılmalıdır. Bu hususta birinci derecede sorumluluk TBMM’ye ait olup, bir asır önce çıkarılan 431 sayılı kanunun tekrar Meclis gündemine getirilmesi ile ilk adım atılmış olacaktır.
BAKAD olarak biz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor ve Türkiye’deki sivil toplumun vakıf, dernek ve sendika gibi tüm şubelerini bu meseleyi müzakere etmeye davet ediyoruz.
[1] Roma şehri içinde yer alan ve Katolik dünyasının merkezi olan Vatikan Şehir Devleti ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Şakiroğlu, Mahmut (2012). Vatikan, TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 42, s. 564-568.
[2] 1095 yılında Fransa’nın Le Puy kentinde Haçlı Seferi çağrısında bulunan Papa 2. Urban’ın, bütün Avrupa milletlerini Kudüs’ü “dinsiz sapıklar” dediği Müslümanların elinden kurtarmaya daveti ile başlayan bu süreç diğer kardinaller, papalar ve devlet başkanları tarafından da zaman zaman tekrarlanmıştır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
ANTALYA DİPLOMASİ FORUMU-2025

Kaynak: Anadolu Ajansı
Prof. Dr. Mahmut Bozan
Yazıya, Osmanlı Ahrar Fırkası’nın kurucusu da olan Prens Sabahaddin’in savunduğu “Teşebbüs-ü Şahsi, Adem-i Merkeziyet ve Tefrik-i Vezaif” fikrinin her ne kadar döneminde “zamansız” olduğu tenkidine maruz kalmış olmakla birlikte, çok da yabana atılacak bir fikir olmadığını hatırlatarak başlamak isterim. Antalya Diplomasi Forumu ile ne alâkası var diye düşünülebilir. Önce Prens Sabahaddin’in görüşünü kısaca şerh edelim, sonra Forumla olan bağlantısına geçelim. Müteveffa Dâmat Sabahaddin, Edmond Demolins üzerinden dâhil olduğu Le Play ekolünün bir temsilcisi olarak devlet merkezli iktisadi yapı yerine teşebbüs-ü şahsi yani özel teşebbüsün ön alacağı bir iktisadi sistemi savunuyordu. Adem-i merkeziyet fikriyle, her türlü hizmetin merkezi devlet eliyle verilmesi yerine idari yerinden yönetim anlayışı ile mahalli idareler tarafından yerine getirilmesi; tefrik-i vezaif düşüncesi ile de merkezi idare ile mahalli idarelerin vazifelerinin ayrılması gerektiği kanaatindeydi. Buna mukabil o dönem iktidarda olan İttihat ve Terakki Fırkası ise merkeziyetçi ve devletçi görüşlere sahipti.
Cumhuriyetle birlikte iktidarı alışık olduğu usullerle ele geçiren İttihat Terakki, Halk Fırkası olarak arzı endam edecek; Batıcı, devletçi, ladini ve totaliter siyaseti ile değil şahsi teşebbüsleri yeşertmek, kendi anlayışına uygun olmayanların da yaşamasına müsaade etmeyecektir. Bu uzun ve acılı bir hikâyedir. Kestirmeden soracak olursak, Nuri Demirağ’ın Tayyare Atölyesine ne olmuştur? Türkiye’nin ilk uçağı VECİHİ K-6’yı üreten ve ülkenin ilk sivil uçuş mektebini kuran Vecihi Hürkuş nasıl bir akıbete uğramış, silah ve mühimmat imaleden Nuri Killigil nasıl bir suikasta kurban gitmiş, Şâkir Zümre’nin Türk Sanayi-î Harbiye ve Madeniye Fabrikası neden kapatılmıştır? İşte bu soruların cevabı tek partili cumhuriyet döneminin her şeyi kontrol altında tutan ve istemediği hiçbir şeye müsaade etmeyen totaliter yapısında aranmalıdır. Bu anlayış, demokrasinin vesayet altına alındığı darbe dönemlerinde de sadece partileri kapatmakla iktifa etmeyecek, vakıf, dernek ve sendikaları da ortadan kaldıracaktır. İşte Türkiye’nin ayaklarına vurulan bu prangalar yüzünden ülkemiz bir türlü olması gerektiği yere ulaşamamıştır. Vakıa Menderes, Demirel ve Özal gibi halkın oyuyla iktidara gelen idareciler kapalı iktisadi yapıyı dışa açmaya çalışmışlar ancak darbelerle, öldürmelere veya pasifleştirmelere muhatap olmuşlardır.
Bu oyun ancak Türkiye için uzun sayılabilecek R. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı ile sona erebilmiştir. Bunun neticesi olarak Türkiye de iktisadi ve siyasi organizasyonlar ortaya çıkmaya başlamış ve bir kısmı küresel bir boyut kazanmıştır. İşte Özal’ın kurduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Erbakan’ın kurduğu D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Erdoğan’ın re-organize ettiği Türk Devletleri Teşkilatı böyle ortaya çıkmıştır.
Cumhuriyetin devlet teşvikiyle beslenmiş, boynu nazar boncuklu şişman ev kedilerinin 100 milyonluk iç pazara bir yerli arabayı bile çok gördükleri, Batı sermayesinin acenteciliği ve “yap-sat”çılığı dışında hiç birşey yapmadıkları bu zaman zarfına mukabil son 20 yılda savunma sanayiinde kara, deniz ve havada sayıya gelmez yüksek teknoloji donanımlı ihalar, sihalar, tihalar, milgemler, kızılelmalar, altaylar vb. yüzakı eserler ortaya çıkmış, Bayraktarlar başta olmak üzere Anadolu’da ortaya çıkan yeni kahramanlar Demirağ, Hürkuş, Killigil ve Zümre’lerin yerini almışlar ve ideallerini hayata geçirmeye, TÜBİTAK’ından Aselsan’ına, Havelsan’ından Roketsan’ına kadar ülkeyi başrol oynamaya aday eden müesseseler gövde gösterisi yapmaya başlamışlardır. Bu arada sürüncemede kalan araba utancı da TOGG’la silinip atılmıştır.
Kendilerini garblılaşmaya adayan önceki devlet başkanlarının ise bolca aidat ödedikleri Batılı kuruluşlara üye olmaktan ve onların yönetim ve kurallarını uygulamaktan öte bir gayretleri olmamıştır. Bugün bile Türkiye yaklaşık 39 uluslararası kuruluşa üyelik aidatı ödemekte fakat sembolik bir-ikisi hariç hiçbirinin yönetici koltuğunda oturmamaktadır.[1]
Batılı ülkeler tarafından teşkil olunan bu kuruluşlar ekonominize not verir, üniversitelerinizin sırasını belirler, insan haklarının veya kadın haklarının ne durumda olduğu hususunda karne dağıtır, tahrip ettiği çevre için enva-i çeşit yeşil ve dahi çevreci organizasyonlar icad eder, konferanslar düzenler. Bizim aydınlarımızın önemli bir kısmı ise oralara çağırılmayı ayrıcalık zanneder, -aslında biraz da aynaya bakarak- “biz adam olmayız” kompleksi ile halkını küçümser, fasit mukayeseler ile umutsuzluk yayar(dı). İşte bazı akademisyen, gazeteci ve iş adamlarının katılmakla öğündüğü Dünya Ekonomik Forumu bunlardan birisiydi[2]. Her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan bu forma 2009 yılında dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan da iştirak etmiş ama Şimon Peres’e cevap vermesini engellemeye çalışan moderatörü daha sonra meşhur olacak “one minute!” sözü ile azarlamış, “bir daha da Davos’a gelmem!” diyerek salonu terk etmişti.
Gerçekten de Tayyip Erdoğan sözünü tutmuş ve Davos’a hiçbir zaman gitmemiş, Ancak Davos’un daha iyi bir formunu Türkiye’de kurmuş, Dışişleri Bakanlığı tarafından organize edilen Antalya Diplomasi Formu böyle ortaya çıkmıştır. İlki 18-20 Haziran 2021’de Cumhurbaşkanlığı himayelerinde Covid pandemisinin yaygın olduğu bir dönemde fiziki iştirakle gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Formu, “beşikte konuşan bebek” mucizesinden mülhem küresel diplomasiye adımını atmıştır. İkincisi 11-13 Mart 2022 tarihlerinde Diplomasiyi Yeniden Kurgulamak temasıyla gerçekleştirilmiştir. 17 devlet ve hükümet başkanı, 80 bakan ile 39 uluslararası teşkilatın üst düzey temsilcisinin de aralarında bulunduğu 3 bin 260 konuğun katıldığı Forum’da, dünyadaki her üç dışişleri bakanından birinin hazır bulunması Forum’un kısa süre içinde uluslararası düzeyde ulaştığı itibarın da göstergesi olmuştur.
Antalya Diplomasi Forumu’nun üçüncüsü Krizler Döneminde Diplomasiyi Öne Çıkarmak ana temasıyla 1-3 Mart 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş ve Forum’a 19 devlet başkanı, 73 bakan ve 57 uluslararası temsilci olmak üzere 4 bin 500’e yakın katılımcının iştirak etmiştir. Süregelen savaşlar, terörizm, düzensiz göç, yabancı düşmanlığı ve İslâm karşıtlığı, iklim değişikliği, doğal afetler ve pandemiler, genişleyen sosyo-ekonomik uçurumlar gibi konular yanında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ev sahipliğinde “Gazze Temas Grubu” paneli gerçekleştirilmiş, Filistin meselesi ve Gazze’de yaşanan katliamın durdurulması için girişimler, çabalar gündeme getirilerek daha geniş bir farkındalık sağlanmaya çalışılmıştır.
Bu sene 11-13 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilmekte olan Antalya Diplomasi Forumu’nun ana teması ise Ayrışan Dünyada Diplomasiyi Sahiplenmek olarak belirlenmiştir. Foruma 155 ülkeden 20’den fazla devlet ve hükümet başkanı, 70’den fazla dışişleri bakanı ve bakan, 60’dan fazla uluslararası kuruluş temsilcisi ile aralarında akademisyen ve öğrencilerin de bulunduğu altı bini aşkın misafirin katıldığı ve oldukça kalabalık bir medya ve gazeteci tarafından takip edildiği bildirilmiştir (https://antalyadf.org/adf-2025/). Yapılan forumlardaki tüm konuşmalar ve gerçekleştirilen oturumlar Antalya Diploması Forumu web sayfasından (antalyadf.org) takip edilebilir.
Bir fikir vermesi açısından Antalya Diplomasi Forumu (ADF) ile Dünya Ekonomik Forumu (DEF) arasında kısa bir mukayesenin faydalı olacağı kanaatindeyim.
- Birincisi, Davos DEF, 54 yıllık bir geçmişe sahipken ADF sadece 4 yaşındadır.
- İkincisi, DEF İsviçre’nin ulaşımı zor bir dağ kasabasında sadece zenginlerin, patronların, sömürenlerin ve biraz da fakir ülkelerin yolluk ve yevmiyeli yöneticilerinin katıldığı, propaganda ve reklam yanı ağır basan, medyatik unsurların öne çıktığı ve küresel medya organlarının yönlendirmelerine maruz kalındığı, “istenmeyen” sesler çıktıkça da “one minute” örneğinde olduğu gibi bastırıldığı bir platformken, ADF ise herkesin ulaşabildiği, fikirlerini sansürsüz söyleyebildiği, dünyanın gerçek problemlerinin ortaya konulduğu ve rahatlıkla tartışıldığı demokratik bir zemin oluşturmaktadır.
- Üçüncüsü, Davos DEF’de gündem dünyanın gerçekleri değil, küresel güç odakları, sömürgen ve buyurgan çevreler tarafından sun’i olarak belirlenirken, ADF’de dünyada yaşanan, herkesin gördüğü, çözüm aradığı gerçek problemler gündem oluşturmaktadır. Bu sebeple de sadece mazlum, mağdur ve sesi duyulmayanlar değil vicdan sahibi her kesimden ADF’ye büyük bir teveccüh ve rağbet oluşmaktadır.
- Dördüncüsü, artık bir şehre dönüşen dünyamızda problem olanlar, kaos ve kavga çıkaranlar, güç dışında hak-hukuk ve kural tanımayanlar, üstelik de kendilerini modern, çağdaş, demokrat, temel hak ve hürriyetlere saygılı ilan ettikleri halde problemin kaynağı olanların teşhir edilmesi için Davos gibi tuzu kurular platformuna değil, soykırıma uğrayan, öldürülen, ülkesi yağmalanan, tehdit edilen ve kurtuluş ümidi arayanların sesinin duyurulacağı Antalya Diplomasi Formu gibi tabii ve hür zeminlere ihtiyaç vardır. Bu sebeplerle de ADF sadece 4 senede 54 yaşındaki DEF’yi gölgelemeye başlamıştır. Gelecek yıllarda bu durum daha açık bir şekilde görülecektir.
Bu kısa mukayeseden sonra biraz da Antalya Diplomasi Forumu’na ilişkin gözlemlerimizi ifade edelim;
11 Nisan 2025 saat 15:30’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan kısa, öz, amma oldukça etkili bir açış konuşması ile Forum’un amaçlarını ortaya koymuş ve ADF’nin marka değerinin artışını, “jeo-stratejik konumu gereği Türkiye’nin krizlerin tam kalbinde, gerilimlerin orta yerinde, ama çözümün de merkezinde duran bir ülke” olmasıyla açıklamıştır. Daha sonra kürsüye gelen Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan başta Gazze’deki soykırım ve İsrail terörü, Lübnan ve Suriye’nin güvenliği ve yeniden yapılanması, Rus-Ukrayna harbi ve ABD’nin başlattığı küresel ekonomik savaş başta olmak üzere diplomasinin çözüm aradığı tüm meseleleri içine alan kapsamlı bir değerlendirme yapmıştır. İsrail’in neden bir terör devleti olduğunu hem salondakilere hem de medya üzerinden tüm dünyaya ilan etmekle kalmamış, İsrail zulmüne arka çıkanların da aynı suçun şerikleri olduklarını ve en az terörist İsrail kadar suçlu olduklarını kayda geçirmiştir. Adeta salondakilerin ve muhtemelen de tüm televizyonlardan takip edenlerin vicdanının sesi olmuş, yapılan alkışlamalar sanki Erdoğan ile salon arasında canlı bir diyaloğa dönüşmüştür.
Antalya Diplomasi Formu ile ilgili genel intiba, kapsayıcı, eşitlikçi, hür fikirli, katılımcı, değerlere, ahlâka ve hukuka dayalı, problem çözme temelli ve ihtiyaçların ortaya çıkardığı bir uluslararası zemin olduğu yönündedir. İlave olarak da hep bu tür forumların dışarısında kalan ülkelerin ve özellikle de İslâm ülkelerinden iştirak edenlerin kendilerini Antalya’da evlerinde gibi hissetmeleridir.
Hasılı, soğuk savaş döneminin kurumlarının iflas ettiği ancak yeni dönemin yapılarının da henüz ortaya çıkmadığı bir ara dönemdeyiz. Bu geçiş döneminin fırsat ve tehditlerini kim daha iyi hesaplar ve kim siyaset ve stratejilerini ona göre geliştirise gelecek dönemin en çok kazananı da o olacaktır. Türkiye sesi olduğu hakkaniyetin, insafın, vicdanın ve aklın gereği olarak bölgede barışı inşa etmeye adaydır. Osmanlı döneminde ortaya koyduğu iyi uygulama örnekleri üzerinden de daha âdil bir dünya düzeninin kurulabileceğini savunmaktadır. İşte Antalya Diplomasi Formu bir ortak akıl olarak bu umut ve câzibenin merkezi rolünü oynamaktadır.
[1] Konuyla ilgili bkz. Bozan, M. (2023). Birleşmiş Milletlerde Demokratikleşme Sorunu, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/2970045
[2] Dünya Ekonomik Forumu 1971 yılında Prof. Dr. Klaus Schwab tarafından İsviçre’nin Davos kasabasında Avrupa Yönetim forumu olarak kurulmuş, 1987 yılında adı Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir. Önceleri ekonomik alanda sermaye çevrelerinin tartıştığı bir platform iken 1974 yılından itibaren devlet adamlarının ve siyasetçilerin de davet edilmesiyle bugünkü halini almıştır. Bkz. https://www.weforum.org/about/world-economic-forum/
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
CHP’DE NELER OLUYOR?

Anadolu Ajansı: “Ekrem İmamoğlu İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı.”
Prof. Dr. Mahmut Bozan
Cumhuriyet Halk Partisi cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybetse bile mahalli idare seçimlerinde büyük bir başarı göstererek adeta yerel yönetimlerde iktidar oldu ve birinci parti konumuna geldi. İlk defa AK Parti ikinci sıraya düştü. Mahalli idare seçimlerinde üst üste iki defadır İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya ve Adana’nın da içinde bulunduğu büyükşehirleri kazanan CHP büyük bir güven patlaması ile gözünü cumhurbaşkanlığına dikmiş ve seçimi kaybetmekle birlikte 2. Tura bırakmayı da başarmıştı. Bu siyasi başarının analizleri önceki yazılarda yapıldığı için burada tekrara gidilmeyecektir. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel başkanlığından düşürülmesi ve Özgür Özel’in CHP’nin başına geçmesi ile yeni bir dönem başlamış oldu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu cumhurbaşkanlığı adaylığını daha bir dillendirir oldu ve bunu yeni Genel Başkan Özgür Özel’in ağzından ilan ettirdi. İmamoğlu’nun vesayeti altında olduğu suçlamaları altında Özgür Özel daha da ileriye giderek gelecek cumhurbaşkanlığı seçimleri için CHP delegelerinin önüne sandık koyup İmamoğlu’nu “tek aday” yapmaya kendini mecbur hissetti. Her ne kadar Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş “Daha cumhurbaşkanı seçimine 3 yıl var, biz işimize bakalım, kamuoyu yoklamalarında benim oyum daha fazla çıkıyor bu erken sandık koyma işini doğru bulmuyorum” dese de pek dikkate alınmadı.
Ancak hizipler partisi olan CHP’den muhalifler önce Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının sahte olduğu yönünde yargıya şikâyette bulundular. Durum incelendiğinde işin ciddi olduğu anlaşıldı ve Ekrem İmamoğlu ile beraber 28 kişinin diploması ‘yokluk’ ve ‘açık hata’ gerekçesiyle İstanbul Üniversitesi tarafından iptal edildi. Hazırlanan raporda YÖK tarafından tanınmayan bir özel üniversiteden Devlet üniversitesine yatay geçişte yapılan usulsüzlük ve evrakta sahteciliğe kadar birçok unsur tespit edildi. İş bu kadarla da kalmadı, ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları ve yine CHP’liler tarafından savcılıklara yapılan şikâyetler sahte diploma meselesinin çok ötesine geçti. Bu sefer iddialar çok ağırdı ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) gibi mali konularda çok ciddi bir istihbarat biriminin raporları bulunuyordu. Ayrıca uzun süreli teknik takipler, şahit beyanları ve müşahhas belgeler mevcuttu. Soruşturmaya konu olan meblağlar binlerle değil, milyonlarla da değil, milyarlarla ifade ediliyordu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve 99 şüpheli hakkında suç örgütü yöneticisi olmak, suç örgütüne üye olmak, irtikâp, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirmek ve ihaleye fesat karıştırmak suçları ile soruşturma başlatıldı. Buna ilave olarak yine Ekrem İmamoğlu, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da aralarında bulunduğu 7 şüpheli hakkında PKK/KCK terör örgütüne yardım etmek suçundan da ayrıca soruşturma başlatıldı. Ekrem İmamoğlu İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında sevk edildiği hâkimlikçe tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İmamoğlu’nun geçici tedbir olarak görevinden uzaklaştırıldığını bildirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, “PKK/KCK terör örgütüne yardım etmek” suçundan yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ve Reform Enstitüsü Direktörü Mehmet Ali Çalışkan da Hâkimlikçe tutuklandı.
CHP’de fırtına devam ediyordu. Bu sefer de Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı Özgür Özel’e karşı kaybettiği Kongrede yolsuzluk yapıldığı iddiası da yine CHP üyeleri tarafından yargıya taşındı. Bu sefer Özgür Özel acilen Olağanüstü Kongre kararı alarak bu fırtınayı savuşturmaya çalıştı ancak hiziplerin partisinde bu sefer de Özgür Özel’in olağanüstü kongre kararı alamayacağı iddiası ortaya atıldı. Hâsılı yıllarca hiziplerin birbirini yediği CHP millet önünde birbirini yemeye başladı. Bundan kurtuluş için de tüm bunları iktidarın tertiplediği iddiası ile Özgür Özel halkı ve bilhassa gençleri sokaklara “polisle kavga etmeye” çağırdı. Ortaya çıkan arbedede gerçekten polisler yaralandı. Yargıyla olan işini iktidarı suçlayarak aklamaya çalışan ve “Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı engelleniyor” propagandası yapan CHP işi bir takım özel sektör kuruluşlarına boykot çağırısına kadar uzattı. Kendilerini demokrasinin teminatı AK Parti’yi ise diktatörlükle suçlayan Özgür Özel Batılı dostlarını destek olmaya çağırdı.
Tüm bu yaşananlar maalesef CHP’nin Türkiye’yi yönetecek bir olgunluğa sahip olmadığını göstermektedir. Belediye çapında yaşanan hizmetteki beceriksizlikler, yolsuzluklardaki pervasızlıklar, terör unsurlarıyla iş tutmalar halkın yöneticilerde görmek istediği ciddiyetle, sorumluluk duygusuyla bağdaşmamaktadır. Esas vahim ve tehlikeli olan da budur. AK Parti’ye karşı alternatif bir iktidar adaylığını halk kendilerine vermiş ve bir fırsat penceresi açmışken CHP bu fırsatı heba etmiş, “senden ancak muhalefet olur, muhalefette kal” tekerlemesinin fasit dairesine mahkûm olmuştur.
Bir sonraki seçimde CHP değil cumhurbaşkanlığını kazanmak, elindeki belediyeleri de kaybetmekle karşı karşıyadır. Bu bir kehanet değil, Perşembenin gelişinin Çarşambadan belli olmasıdır.
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler
ÖCALAN’DAN SON ÇAĞIRI: PKK KENDİNİ FESHETSİN!

Kaynak: Anonim
Prof. Dr. Mahmut BOZAN
PKK’nın kurucu lideri Abdullah Öcalan ikinci defadır PKK’ya silah bırakma çağırısında bulunuyor. 2013-2015 yılları arasında Öcalan’ın silah bırakma çağırıları Suriye’deki “kanton” icatları ve Türkiye’deki çukur eylemleri arasında kaybolmuştu. Dahilde “biz sırtımızı PKK’ya dayamışız!” diyen bir parti ve “seni cumhurbaşkanı yaptırmayacağız!” diyen PKK emrinde bir parti başkanı vardı. Bu sefer tüm siyasi sorumlulukları üstlenerek PKK’nın kendini feshetmesi gerektiğini ifade eden bir Öcalan var. Asında iki dönem arasında bölgede yaşanan değişiklikler dışında dünyada değişen pek fazla birşey yok. Öcalan’ın ilk çağırısında da dünyada soğuk savaş dönemi sona ermişti, ülkemizde de başta ifade hürriyeti olmak üzere temel hak ve hürriyetler üzerine konulan yasaklar kaldırılmıştı. Ancak terör yoluyla Türkiye’ye dayatılan, Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan emperyalist proje ve başta ABD, İsrail ve bazı Avrupa ülkelerinin patronajı ve destekleri halen devam etmektedir. O zaman farklı olan nedir?
Elbette ki farklı olan Türkiye’nin yaşadığı siyasi, idari, teknolojik ve savunma sanayiinde yaşanan değişimler ve gelişmelerdir. Buna ilave olarak Suriye’de Baas rejiminin çökmesi, Esed’in Rusya’ya kaçması, Türkiye’nin müzaharetiyle Suriye’de demokratik, üniter bir devletin kurulmaya başlanmasıyla ortaya çıkan yeni durumdur. Her yönden sıkışan ve nefes alamaz hale gelen KCK-PKK ve bileşenleri için yolun sonunun görünmesidir. İşte tüm bu sebepledir ki gidişatın akıbetini gören Öcalan, siyasi iktidarın çağırısını da bir fırsat olarak değerlendirmiştir.
Öcalan, yanılgılarını ve etkisinde kaldıkları reel-sosyalist sistemin 1990’larda çöktüğünü, aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler gibi taleplerin tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamayacağını, binaenaleyh PKK’nın savunacak bir görüşü kalmadığını, boşa düşüp kendini tekrar ettiğini beyan ile 40 yıl sonra bazı hesaplamalara göre 2 trilyon dolarlık maddi kayıp, can kaybı ve ölçülemeyecek kadar mânevi kayba sebep olduktan sonra, yok oluşun eşiğinde nedamet edip “tüm grupların silah bırakması ve PKK’nın da kendini feshetmesi” çağırısında bulunmaktadır.
Zararın neresinden dönülse kârdır. Devlet Bahçeli’nin aleni çağırısı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın tasvibi ve tahkimi ile başlatılan bu yeni süreç köprüden değil “uçurumdan önceki son çıkıştır.” Çıkanlar kurtulacak, çıkmayanlar ise uçurumla yüzleşeceklerdir. Nitekim İktidarın beyanları da ABD’ye cüz’i bir ücret karşılığı paryalık yapacaklara, soykırımcı İsrail’in amaçlarına hizmet edeceklere ve Öcalan’ın tabiriyle “Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan emperyalist proje” için çalışacaklara hayat hakkı tanınmayacağı yönündedir.
Bu çağırı öncelikle halkımız ve onun bir parçası olan Kürtler tarafından genellikle müsbet karşılanmıştır. Şahsi menfaatini millet mazarratında gören bazı çevrelerin hoşnutsuzluk beyanları sonucu değiştirmeyecektir. Ancak bunlar içerisinde bazı akademik çevreler Öcalan’ın çağırısındaki “idari özerklik” kavramını tırnaklayabilirler. Gerekçe olarak da mevcut anayasada yerel yönetimlerin tüzel kişiliği, idari ve mali özerkliği haiz olduğu beyanını ileri sürebilirler. Öcalan’ın bu ifade ile neyi kastettiğini bilmemesi mümkün değildir. Zira anayasada yerel yönetimlerle ilgili bu hüküm ortada dururken PKK partilerinin “ille de demokratik özerklik” diye bağırmalarının idari adem-i merkeziyet için değil, siyasi ademi merkeziyet için olduğunu ve federe devlet istediklerini pekâlâ biliyordu. Bunu tüm PKK destekçileri ve akıl dâneleri de biliyor ama ifadelerini perdelemek için “demokratik özerklik[1]” gibi bir ifade ile yumuşatmaya çalışıyorlardı.
Nitekim sık sık kurdukları partilerin adına bir demokrasi kelimesi sıkıştırmaları, hatta Suriye’deki PKK yapılanmasını da “Suriye Demokratik Güçleri” (SDG) olarak değiştirmeleri aynı gayeye matuftu. Kısaltması DEM olan şimdiki partilerinin adının da “Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi” olması demokrasi kavramını hangi amaçla kullandıklarını ortaya koymaktadır. Bu kullanım ABD’nin de yabancı olmadığı, mesela Irak’ı işgal ederken, yakıp yıkarken ve insanlarını öldürürken kullandığı bir kavramdı. Bu sebeple Suriye’deki taşeron örgütün kendi adını SDG olarak değiştirmesini “harika bir çözüm” olarak değerlendirmişlerdi. Bu sebeple bazı akademisyenlerin sureti haktan görünüp “idari özerkliğe bile karşı olan Öcalan” üzerinden meseleyi başka mecralara çekme ve sulandırma taktiklerine itibar edilmemelidir.
Öcalan’ın çağırısına DEM Partisi de destek vermektedir. Nitekim Öcalan ziyaretinde DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan’la beraber, yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Öcalan’ın avukatı Faik Özgür Erol ve DEM Parti milletvekili ve Öcalan’ın geçmişte avukatlığını yapmış Cengiz Çiçek de bulunmuşlar, şu ana kadar da çağırıyı ret amacıyla istifa eden herhangi bir parti üyesi görülmemiştir.
Öcalan’ın çağırısına Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi de destek vermektedir. İran resmi haber ajansı da yasak savar kabilinden “İran’ın çağırıyı müsbet karşıladığını” bildirmiştir. Etkisiz eleman rolündeki Avrupa ise ABD’nin baskısı altında kendi dertleri ile meşguldür. ABD’den kayd-ı ihtirazi ile yapılan beyanatlar Suriye’den elini çekmediğinin işareti olarak yorumlanabilir. Nitekim Suriye’deki PKK bileşenleri bu duruştan cesaret alarak kendisini ayrıştırmaya çalışmaktadır. Kendine isim yakıştırmada mahir Abdi Cilo’nun son beğendiği ismiyle “Mazlum Kobani” veya Trump’ın sıfat zammıyla ‘General Kobani’ “..bu iş bizi kapsamıyor” diye sıyrılmaya çalışırken, Öcalan’ın “Tüm gruplar” ifadesini görmezden gelmekte, devekuşu taklidi yapmaktadır. Kafasını kuma gömse de gövdesi dışarıdadır ve İHA’lı, SİHA’lı Mehmetçiğin hedefindedir. Efendisi ABD ve kâhyası İsrail de onu kurtaramayacaktır. PKK’nın kurucusu bile yaptıklarını hata olarak değerlendirip reel sosyalizm afyonu ile emperyalistlerin oyununa geldiklerini ifade ettiği bir zeminde “Trump’ın generaline” pek de söz hakkı kalmamaktadır.
Hülasa Öcalan’ın çağırısı dâhilde müsbet şekilde yankılanmış ve hüsnü kabul görmüştür. Devlet, siyasi iktidar, Cumhur İttifakı, DEM ve CHP başta olmak üzere tüm siyasi partiler ve saplantıları olan sekter gruplar hariç tüm sivil toplum örgütleri süreci desteklemektedir. Şimdi sıra KCK, PKK ve bileşenlerindedir. Çözüm Sürecini vaktiyle yaptıkları gibi “efendilerinin kesin talimatıyla” berhava edeceklerin kaçacağı yer ve sığınacakları bir güç kalmamıştır. Eğer öyle düşünüyorlarsa “uçurumdan önceki son çıkışı” kaybetmişler demektir. Onlara Suriye’den kovdukları Kürtler bile acımayacaktır.
[1] PKK’nın özerklik anlayışı ve demokratik özerklikle neyi kastettikleri hakkında detaylı bilgi için bkz. https://acikerisim.bartin.edu.tr/entities/publication/b36a21bc-cfef-4223-8db5-79df85b93921
- YAYINLAYAN: akademik bakış, anasayfa, Genel, haberler










